07

Milano‘da birkaç gün geçirdikten sonra artık Val Gardena’ya kaymaya gidebiliriz.

Gecenin yorgunluğundan sonra sabah kalkıp bavulları toplayıp öğlen 1’de Milano Centrale istasyonundan trene biniyoruz. Bergamo istasyonunda inip Milano Bergamo Havaalanı’na (Aeroporto di Orio al Serio il Caravaggio) gidiyoruz. Elimizde board çantalarıyla oldukça çileli bir yolculuk olduğunu itiraf etmeliyim. Terravision firmasıyla 3,5 saat sürecek otobüs yolculuğu (gidiş dönüş 60 €) başlıyor bu sefer de. Yolda müzik dinleyip karlı dağları izliyorum. iPhone’umun şarjı bitince sudan çıkmış balığa dönüp saçma sapan konuşmalara başlıyorum.

– Allah’ını seven Elif’in üstüne iPhone atsın!

– Tamam ya sustum

Saat 6.30 civarı Val Gardena’da Wolkenstein Köyü’nde Elvis Apartmens’da (bir haftalığına kişi başı 300 €’ya kiraladığımız 6 kişilik) evimizdeyiz.

Val Gardena, Gröden İtalya’nın kuzeyinde Dolomitlerde bir vadi. İtalya dediğime bakmayın, Güney Tirol’de yer alan bu bölge 2. Dünya Savaşı’na kadar Avusturya topraklarına aitmiş. Bu nedenle neredeyse bütün tabelalar Almanca. Yerlilerin çoğunun anadili Almanca olsa da, İtalyanca da biliyorlar. Alman ve İtalyan restoranları neredeyse aynı sayıda. Milano’da sürekli duyduğum ve İspanyolca bildiğim için anladığım ama konuşamadığım ve bolca kafamı  karıştıran İtalyanca’dan sonra kendimi evimde gibi hissediyorum. Oh be!

Biz Milano’dan gelen 5 kişiye Avusturya’dan ve direkt İstanbul’dan gelenler de eklenince gece 12 kişilik ekibimiz tamamlanıyor. 6’şarlık iki grup şeklinde altlı üstlü iki dairede kalıyoruz. İlk gece yol yorgunluğu ve nerede ne yapılırı bilememenin de etkisiyle (itiraf ediyorum bir de tavsiye edilen restoranlarda rezervasyonsuz 12 kişilik yer bulamadığımızdan) yakınlarda bir pizzacıda karnımızı doyuruyoruz. Civarlardaki barları keşfetmeye çıkanlarımız olsa da en sonunda hepimiz erkenden yatıyoruz. Yarın erken kalkılacak, skipass’lar alınacak ve bütün gün kayılacak!

Gün 1:

Erkenden kalkıyoruz, alışveriş yapamadığımızdan evde malzeme yok. Kahvaltı yapmadan skipass’ları almaya gidiyoruz (6 günlük skipass ücreti adam başı 241 €, kulağa çok para gibi gelse de Türkiye’deki teleski’lerle kıyaslanınca oldukça uygun bir fiyat, çünkü tüm bir dağ 83 lift ve toplam 175km pistte geçerli).

Skipass’lar tamam, kiralayacak olanlar kayak kiralıyor ve biz 12 kişi, 10 erkek 2 kız (biri ben) toplam 10 kayakçı, 2 snowboard’cu (biri yine ben) piste çıkıyoruz. Dağ kocaman! Çok pist var. Elimizde harita, 3’erli gruplara ayrılarak kayıyoruz. Öğlene doğru 10,5 kilometrelik bir pistin ortasında Cafe Val D’Anna’da yemek yiyoruz.

No images found.

İlk gün bir yıl aradan sonra kayma, kara alışma derken gerçekten çok yoruluyorum. Eve gelip duşa girip akşam yemeğine kadar güzel bir uyku çekiyorum. Uyandığımda alışverişimiz yapılmış, herkes dışarı çıkmaya hazır. İlk akşam ismini trip advisor’dan duyduğumuz Sun Valley’e gidiyoruz. İtalya’da gittiğimiz her yerde Hauswein sipariş etmemiz önerildi, ben de restoranları şaraplarının kalitesine göre değerlendiriyorum. Sun Valley’ninki sınıfı geçti. Zaten pizzaları ve tatlıları da süperdi. Karnımız tok mutlu bir şekilde civar pub’lara göz atıyoruz. Pazar akşamı olduğu için tek hayat belirtisi gördüğümüz Luislkeller’deyse kadın erkek oranı 1/20’lerde (bizim gruptan bile fena yani), çocuklar beğenmiyor haliyle, eve gidiyoruz. Evin önünde bizden birkaç adım önde yürüyenlerin bana yaptığı minik şakayla karşılaşıyorum: arabanın camına cizenbayan yazmış keratalar =)

Gün 2:

Her eve lazım kişilik Tunç’un hazırladığı kahvaltımızı ettikten sonra yine pistlerdeyiz. Keyifli bir gün. Manzaralar inanılmaz. Upuzun pistlerde kayıp aralarda bindiğimiz telesiyej ve gondollarda mataralarımızdan kıtlama usulü viski içerek keyif yapıyoruz (kıtlama usulü viski: benim gibi viski içemeyenler için bir ısırık çikolata üstüne bir yudum viski içmeye tarafımdan verilen ad).

Bugün kayarken kendimizi kaptırıp evden çok uzaklaşmışız. Hava kararıp pistlerin kapanma saati yaklaştığında eve artık kayarak dönemeyeceğimizi fark ediyoruz. En yakın köye kaymak için hızla kaymaya başlıyoruz. Normalde kayaklardan biraz daha geride kalan biz board’cular bile son sürat kayıyoruz. Yine de pistler dev bir kayalığın etrafında ve biz kayalığın eve en uzak tarafındayız. Eve kayarak dönemeyeceğimiz kesinleşti. Panik olanlarla hala eğlenmeye devam edenlerin olduğu 12 kişilik bir ekip düşünün. Doğal bir şekilde 2 gruba ayrılıyoruz: Taksiyle eve dönmek isteyenler ve otobüslerle eve dönmek isteyenler.

No images found.

Ben daha çok macera içerdiği için otobüsle eve dönme taraftarı olan gruptanım. Sera, Serhan, Doğan, Berkin, Tunç ve ben diğer gruptan yaklaşık bir saat sonra evde olsak da otobüs değiştirdiğimiz civar köyleri görme ve az da olsa gezme şansına sahip oluyoruz. Taksiyle eve dönenler Çağrı, Okan, Güney, Şefi, Pakkan ve Ozan bizle fakirler diye dalga geçiyor ama sonradan öğreniyoruz ki adam başı 12€ gibi çok da uçuk olmayan bir fiyat ödemişler. Biz otobüslere adam başı toplam 2’şer Euro verdik. Neyse macera oldu işte. Artık haritaya ve pist kapanma saatlerine daha dikkat edeceğiz orası kesin.

Evde yine Tunç babanın hazırladığı yemeklerle ziyafet çekiyoruz, şarabımız da var. Bana Elif sen ne biçim kızsın temizlik yapsana diyorlar, cevabım temizlik nasıl bi’ şey gösterin yapayım oluyor. Hem neden ben kızım diye temizlik yapacakmışım canım. Akşam bizim evin ekibi minik bir poker partisi çevirip sohbet muhabbet edip yine erkenden yatıyoruz. Üst kattakilerse içip dağıtmışlar biraz.

Gün 3:

Dünden içkiyi fazla kaçıranlar uyanamayınca bizim ev ekibi olarak kendimizi pistlere atıyoruz. Daha küçük bir grubuz. Bugün hava biraz kötü. Gözlüğüm sürekli buğu yapıyor! Kar yağışı var, gözlüksüz kaymak da mümkün değil. Diğerleri kayarken ben yakınlarda bir kulübede gözlüğümün buğusu geçene kadar sıcak çikolata molası veriyorum. Mola işe yarıyor, akşama kadar kaymaya devam ediyoruz. Pistlerin kapanmasına yakın ekibin ‘akşamdan kalma’ devamıyla Baita Vallongia adlı icebar’da buluşuyoruz. Bizi çok seven barmen’in ikramı shot’lar, glühwein’lar (sıcak şarap) falan derken keyfimiz acayip yerine geliyor. Eve döndüğümüzde kafalarımız bi’ hayli güzel oluyor.

No images found.

Gece evde yine poker partisi yapılacak, bu sefer daha büyük, biz de Güney’le katılmayacağız, çıkıp bir şeyler içelim diyoruz. Luislkeller’de birer smirnoff ice içip 12 olunca Çağrı’nın doğum günü için poker partisini basıyoruz. Konfetiler alkışlar falan, gecenin özeti: iyi ki doğdun Çağrı!

Gün 4:

Bugün hava çok güzel. Sellaronda yapacağız. Yani her liftten en fazla birer kere çıkarak bütün dağın etrafını turlayacağız. Güzel manzaralı ve uzun pistlerden oluşan bir rota bu. Aralardaki düzlükler biz iki board’cuyu yani Berkin’le beni biraz zorlasa da güzel hava ve hep beraber olduğumuz için keyifli bir gün geçiriyoruz. Elimizde harita öğlen saatlerinde Sellaronda’nın ortasında Emilio Comici adlı bir balıkçıda keyifli bir yemek yiyoruz.

Yemekte şarap, yemek sonunda mekânın ikramı olan Schnapps ve sonrasında dışarıda Çağrı’nın doğum günü şerefine patlattığımız şampanya ile yine öğle vakti kafamız bir dünya! Birbirimizi gaza getirip snowpark’a gidiyoruz. Baya eğlenceli bir saatten sonraki durağımız yine icebar!

No images found.

Artık ne içtiğimi bile hatırlamıyorum, icebar’da karlarda dans ediyoruz. Buradan sonra sırada Simple Pleasure ismini verdiğimiz aktivite var: liftler bitene kadar pist dışında gözden uzak bir yerde oturup (bu sefer eve yakınız) viski çikolata keyfi yaptıktan sonra kayarak eve dönüyoruz. Evin önüne kadar kayarak gelip kayak ve board’ları aşağıdaki kayak odasında çıkarıp yukarı içerden merdivenle çıkmak gerçekten büyük bir konfor.

Harika bir günün ardından akşam yemeği için yine rezervasyonumuz yok, yine 12 kişi yer bulamıyoruz, yine gruplara ayrılıp yemek yiyoruz. Sonrasında hep beraber Goalies Pub’da buluşup ardından da Luislkeller’de kurtlarımızı döküyoruz.

Gün 5:

Bir önceki gece ne kadar içmiş olsak da dağın havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez son derece dinç kalkıyoruz hepimiz. Bugün de yine Sellaronda rotasının üzerinde olan buzula gideceğiz. Hep beraber kaymaya başlıyoruz. Marmolada, yani buzul Dolomitlerin en yüksek dağı ve tepesine çıktığınızda açık bir havada Venedik’i görmeniz mümkünmüş. Marmolada’ya çıkan gondol 90 dereceye yakın bir diklikle çıkıyor, kendinizi asansörde hissediyorsunuz. 3 durağı var gondolun. İlkinde sadece ikinciye binmek için duruluyor. İkinci durakta bir restoran ve müze var, 3265 metredeki üçüncü durakta ise seyir terası ve aşağıya inen pistler.

Buraya buzul denmesinin sebebi yaz kış karlı olmasıymış. Gondola binerken sürekli pistin en üstünün buz olduğu, kayalara ve taşlara dikkat edilmesi ve uçurumdan düşülmemesi gerektiği uyarıları gözümü çok korkutuyor. Boardla buzdan kaymak geçtim keyifliyi pek mümkün de değil. Güney’le tepeye çıkıp manzaraya baktıktan sonra ikinci duraktaki restorana inip öğle yemeği yiyelim diyoruz, buzlardan kaymak istemiyoruz ikimiz de. Diğerleri kayarak yanımıza gelir ve buradan, buzsuz olacağınız tahmin ettiğimiz yükseklikten beraber devam ederiz diye düşünüyoruz. Yemeğimizi bitiriyor, olacaklardan habersiz üstüne rahat rahat tatlımızı yiyip espressomuzu da içiyoruz.

Ama sandığımız gibi olmuyor, ikinci durağa kayarak inilmiyor! Yani ekibin kalanı yanımıza gelemiyor! Ne yapsak diye düşünüyoruz. Yukarı çıkıp arkalarından gitsek bizi çok beklerler, aşağı inip onları beklemeye karar veriyoruz. Aşağı indiğimizde yüzümüze çarpan ikinci acı gerçekse3265 metreyükseklikten başlayan pistin dağın bu tarafına değil arka tarafına indiği. Aslında biraz da bizim şapşallığımız, yani gondolla yukarı çıkarken pist görmedik, yanımıza kayarak inmelerini beklemek saçma! Tekrar en yukarı çıkıp arkalarından gitmemiz en az 2 saat. Güney’le ikimiz sürüden ayrılmış oluyoruz, kurtlar kapmasa bari!

Telefonlaşıp bizi beklememelerini söylüyoruz. Bugünün geri kalanında ikimiz kayacağız. Ama işin can alıcı noktası bugüne kadar ikimiz de Val Gardena’da harita okumamışız. Nerden kaysak ne yapsak bilmiyoruz. Dağın bu tarafında pist de yok. Board’u kayağı çıkarıp yürüyüp bir lift bulup eve yakın yerlere doğru kaymaya başlıyoruz. İlk başta haritayı çözer gibi oluyoruz, ümidimizi kaybetmiyoruz ama saate bakınca kayarak eve dönmemizin imkânsız olduğu gerçeği çarpıyor yüzümüze.

Hava kararmaya pistler de buz tutmaya başlıyor, liftler yavaş yavaş kapanıyor. Kendimizi gördüğümüz ilk gondolla en yakındaki köye attığımızda artık bütün pistler tamamen kapanmış oluyor. Buradan Wolkenstein köyüne nasıl dönebileceğimizi soruyoruz, tek yolun taksi olduğu ve taksinin de 80€ tuttuğu gerçeğini önce kabullenmesek de SS tabir ettiğimiz yöntemle biniyoruz taksiye. Bu kadar para vermiş olmak içimize oturuyor ama hakikaten de o kadar uzak bir yerdeymişiz ki, 45 dakika süren yolculukta şoför o parayı gerçekten hak ediyor.

Nihayet eve döndüğümüzde tabii ki herkes bizle dalga geçiyor. Güney’le yolda bize ne yaptığımızı nasıl döndüğümüzü sorduklarında her seferinde başka bir hikâye uyduralım diye anlaşsak da bir yerden sonra taksiyle döndüğümüzü ve taksiye verdiğimiz astronomik rakamı açıklıyoruz. Savunma olarak da Gürgen Öz’ün ünlü repliğini tekrarlıyoruz ‘bizde para çok gibi’ Daha halen aramızda taksiyle ilgili bazen yaratıcı bazen acımasız espriler yapılır. Neyse bu da böyle bir macera olarak anılarımız arasında yerini alıyor.

Gün 6:

Bugün ekibin bir kısmı Milano’ya dönecek. Dağdaki son günümüzde 7 kişiyiz. Küçük grup halinde kaymak çok daha kolay. Hava güzel. Berkin ve ben board, Tunç, Ozan, Çağrı, Şefi ve Pakkan kayakla sabahtan öğlene kadar kayıyoruz. Tatilin son günü ilk defa Türklerle karşılaştığımız öğle yemeğinin ardından harika bir après-ski barı keşfediyoruz. Piz-Seteur’da 2064 metrede alkollü sıcak çikolata, shot’lar ve dans eşliğinde son günümüzün tadını çıkarıyoruz. DJ bize çalışıyor, ne istesek çalıyor. Buradan sonra snowpark’ta yine çok eğlenceli dakikalar geçiriyoruz. Son gün Simple Pleasure yapmazsak olmaz. İşte benim asıl maceram da burada başlıyor:

No images found.

Simple Pleasure’da viski içip çikolata yiyip muhabbet ederken benim popom donuyor. Eve çok yakınız. Ben önden gitmek istiyorum. ‘Teleski’ye kadar kay. Eğer kapanmamışsa ona binip çıktığın yerden hep sola kay, evin önündesin’ diyorlar. Kafam bi’ dünya teleski’ye son dakikada yetişiyorum. Yukarı çıktığımda nedendir bilinmez sola değil sağa kayıyorum. Bizim evin önüne inmiyorum haliyle. Tebrikler! Başka bir köydeyim!

İlk başta inmem gereken tarafa doğru yürümeye başlıyorum. Görünürde bizim köye dair bir emare yok. Köy bitiyor ve ben bir otobandayım. Sol tarafımda kapanmış pistler, sağımda dev kayalıklar önüm arkam alabildiğine yol. Yavaştan korkmaya başlıyorum. Arabalara korkar gözlerle bakıyorum ama otostop çekmeye de cesaretim yok. Sonra sol tarafta bariyerlerin arkasında bir ağaca çivilenmiş üzerinde bizim köyün ismi yazan küçücük bir tabela görüyorum. Bariyerden atlıyorum, bir board genişliğinde kıvrılarak aşağı inen bir patika.

Buradan inmekten başka çarem yok. Elimde board’um yürümeye başlıyorum. Sonra board’u bırakıyorum bakalım nereye gidecek diye, board kayarak hızla gidiyor, ben de peşinden koşup bir kıvrımda beni bekler halde buluyorum onu. Tamam, karar verildi. Buradan board’u kızak yaparak ineceğim. Koyuyorum board’u yere. Üzerine oturup ön bağlamaları elimle tutarak kaymaya başlıyorum, o kafayla bir de video çekiyorum, buyurunuz efendim:

Neyse köyü bulup eve varıyorum. Tatilde en çok macerayı yaşamış insan ben oluyorum sanırım. Akşam yine komşu köylerden Ortisei’ye gideceğiz. Icebar’daki barmenin tavsiye ettiği Mar Dolomiti’ye gidip harika bir yemek yiyip buradaki barları keşfetmeye koyuluyoruz. Buraların en ünlü mekânları olduğu söylenen Siglo’da hiç iş yok. Kendi köyümüze dönüp yine bizim Luislkeller’e gidiyoruz. Ertesi sabah erken kalkıp yola çıkacağımız için çok durmadan eve dönüyorum ama Sun Valley’deki gece kulübüne giden bir ekip bugüne kadar oraya gitmediğimiz için çok şey kaçırdığımızı söylüyorlar.

Sabah kalkıp Milano’da ikinci round için yola çıkıyoruz. Bir Val Gardena macerasının sonuna gelmiş oluyoruz böylece. Olur da lazım olursa diye Val Gardena’da gittiğimiz mekanların foursquare listesi için buraya tıklayabilirsiniz.

 

 

milano ve monza

milano ve monza

Milano‘da birkaç gün geçirdikten sonra artık Val Gardena’ya kaymaya gidebiliriz. Gecenin yorgunluğundan sonra sabah kalkıp bavulları toplayıp öğlen 1’de Milano Centrale istasyonundan trene biniyoruz. Bergamo istasyonunda inip Milano Bergamo Havaalanı’na...

IMG_4350

YORUMLAR

Şu an hiç yorum yok.

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir