festivalkizlari

Nasıl anlatsam, nerden başlasam derler ya hani… Öyle bir yazı olacak bu da. Tuvaletlerin temizliğinden mi, koca festivalde tek bir kavganın bile çıkmamasından mı, yoksa dinlediğim şahane gruplardan bahsederek mi başlasam bilemedim. Uzun bir yazı olabilir. Bana sadece ihtiyacım olanı ver diyorsan festivale gideceklere öneriler için buraya, festivalin tarihçesini okumak için buraya, benim festivalde yaşadıklarımı çalan gruplar için yorumlarımı merak ediyorsan ilk gün için buraya, ikinci gün içi buraya, üçüncü gün için de buraya tıklayabilirsin. Facebook’taki fotoğraf albümü içinse buraya bir tık lütfen. Hadi en sevdiğin grubun t-shirt’ünü ve uzun lastik çizmelerin giy, Reading’e gidiyoruz!

hazırlık

23 Ağustos gecesi Duygu‘yla çok heyecanlıyız. Ben ilk defa yurt dışında festivale gidiyorum, Duygu’nunsa tamamen ilk festivali. Aylardır bu günü bekliyoruz. Bol bol araştırma yapıldı, önceden gidenlere akla gelebilecek her şey soruldu. Her hava koşuluna uygun kıyafetlerimiz, yağmurluk ve botlarımız var, sinek kovucu tamam, ıslak mendil cepte. Hazırız? Galiba! Önümüzdeki 3 gün boyunca dinleyeceklerimizden yaptığım playlist dönüyor sürekli arka planda. Heyecandan uyuyamıyoruz.

24 Ağustos Cuma: Festivali keşif

Sabah erken kalkıp Londra’dan trene binip, daha trende kahvaltı ederken 20 dakikada Reading’e geliyoruz bile. Reading tren istasyonu etrafında ayağında çamurlu çizmeler, kolunda bilekliklerle biz festivale geldik diye bağıran gençler var. Çadırda konaklayanlar Perşembe’den giriyor alana, çadır kurup yerleşiyorlar falan. Bizim önce Türkiye’ye yollamadıkları festival biletimi teslim almamız, sonra otele check-in yapmamız gerekiyor. Festival’de ne oteli derseniz Duygu’nun ilk festival deneyimi. Çadır gözünü korkuttu. Haklı da. O yüzden The Hexagon’dan biletimi alıp otobüse atlayıp otele gidiyoruz. Bavulu bırakıp hızlıca hazırlanıp tekrar Reading tren istasyonuna gidiyoruz. Buradan bizi £1 karşılığında festivalin olduğu alana götürecek shuttle’lara biniyoruz.

shuttleb

Festival uzak bir yerde değil. Tren istasyonuna 5 dakika. Richfield Avenue‘de trafik var. Reading festivalcilerle dolup taşmış. Otobüsten inince sadece kalabalığı takip ediyoruz. Girişe yaklaşırken toptan içki satışı yapan yerlerin önünden geçiyoruz. İçeri yiyecek içecek sokmak serbest! Cam sokmamak gerekiyor o kadar. Herkes kasa kasa birayla giriyor. Ana girişte Welcome To Reading tabelasının yanındaki Sold Out ibaresi bu haftasonu 87 bin kişiyle eğleneceğimiz anlamına geliyor. Bileti okutup içeri giriyoruz. Kolumuza benim hala çıkarmadığım ve muhtemelen uzunca bir süre de çıkarmayacağım bilekliklerimiz takılıyor. Daha sonra yol ikiye ayrılıyor. 18 yaşından küçükler ve büyükler farklı alanlardan giriş yapıyor alana. Kimliğimizi gösterip yaşımızı kanıtlayınca içinde hediye üç bira olan geri dönüşüm torbamızı alıp resmi olarak alana giriş yapıyoruz. Şaka değil, valla bira hediye ettiler. Hani şu bizde satışı yasaklanandan. Torba da yerdeki kartonları toplayıp geri dönüşüm noktalarına götürüp daha fazla bedava bira almamız için.

bileklik

Önce kamp alanlarının içinden geçiyoruz. Kampçılar dünden gelip çadırlarını kurmuşlar. Rengarenk bir görüntü. Hava da güneşli. Evet herkeste uzun botlar var o konuda tercihimiz doğru ama tayt tercihimde yanılmışım galiba. Bütün kızlar şortlu. Henüz hava durumu konusunda kafam karışık. Çamur olmayacak mıydı hep buralar? Dur bakalım, ilk gün. Bugün veri toplayalım. Biraz yürüyüp aksiyonun arttığı alanlara geliyoruz. Sağlı sollu fast food büfeleri, butikler ve kalabalıklaşan bir insan popülasyonu. Sahnelerin olduğu alana giriş yapmadan önce bilet alırken internetten ayırttığımız ‘locker’ımıza akşam soğuk olur diye yanımıza aldığımız sweatshirt’leri koymaya gidiyoruz.

camping

Ama locker’lar baya küçük. İçinde telefon şarj etmek için girişi arabaların çakmak girişi gibi bir kablo olan, pasaport gibi kaybolmaması gereken şeyleri koyacak kadar bir kutucuk. Bırakacağımız bıraktıktan sonra son bir güvenlik ve bileklik kontrolünü geçip sahnelerin olduğu alana giriyoruz. Burada hakim bir festival modası var. Ayaklarda mutlaka uzun lastik çizme – erkeklerde boy kısalabiliyor-, kızlarda kısa şort, grup t-shirt’ü, bolca aksesuar, değişik şapka ve gözlükler, kostümler, grup halinde belli bir temaya göre giyinenler var. Fosforlu kalemle yüz veya kol bacak boyama, siyah marker’la yine kol bacağa ayıplı ve komikli şeyler yazmak da moda.

entrance

Normalde oryantasyon duygusu sıfır, heryerde kaybolan birisi olarak grupilik aşkımdan festival alanını hangi sahnenin nerede olduğunu avucumun içi gibi öğrenmem 5 dakikamı alıyor. Artık alan benden sorulur. Şimdi gelelim müziğe. Giriş yapar yapmaz tam karşımızda ana sahne. Henüz bir aksiyon yok. Sağ taraftaki ufak adı üstünde BBC Introducing sahnesinde Futuresound müzik yarışması finalistlerinden We Were Frontiers epey dinleyici çekmiş, kendini Reading izleyicisine kanıtlamaya çalışıyor. Alan keşfine devam eden biz NME / Radio 1 çadırı yolcusuyuz. Bu dev çadırda da adını ilk kez burada duyduğum Hadouken saçma bir tabirle ‘büyük patlıyor’. Anlıyoruz ki bu hafta sonu programlı / programsız hangi sahneye gitsek harika müziklerle karşılaşacağız.

kizlar

NME çadırının önü kalabalık, çimlerde oturup bişiler yiyip içenlerin yanında yerlerde yatan insanlar da var, daha ilk günden! Dün gece iyi partilemişler belli, ben bir tanesine endişeli gözlerle bakınca arkadaşları gülerek ‘merak etme, yaşıyor’ diyorlar. Tanımadığın insanlarla sohbet çok doğal burda. Biraz aynı yolun yolcusuyuz durumu var. Bu efsanevi haftasonundan bahsedildiğinde ‘ben de oradaydım’ diyecek, aramızda kardeşlik kuracak bir durum. Alışık olmasak da hemen uyum sağlıyoruz. Türkiye’den geldiğimi duyanlar şaşkınlıkla karışık takdir ediyorlar. ‘Festival için bunca yolu mu geldin?’ Sağımızdan solumuzdan geçenlere gülüp ‘hi5’larını da havada bırakmıyoruz.

baslik

Performansını merak ettiğim gruplardan ilki Friends dinlemek için NME çadırının içindeyiz. Amerika’dan gelen grubun solisti Reading’de olduğu için çok mutlu olduğunu festivalin ismini yanlış söylerek ifade ediyor,  gelen tepkilerden sonra hemen düzeltiyor. Festival’in ilk günü erken saatlerde, ana sahne olmayan bu çadırda bile bir sürü insan var. Çok etkileyici. Yemek aldıktan sonra önünden geçtiğimiz BBC Introducing’de bu defa Danica Hunter var. Sesi güzel. Indie – pop tınılarındaki şarkıları da kulağa hoş geliyor. Çok kalamıyoruz ama. Çünkü NME sahnesinde festivalde en çok görmek istediğim gruplardan, orta okul yıllarımda benim için bir boy band gibi olan İsveçli garage-rock grubu The Hives sahne alacak. İddia ediyorum İsveç değil de müzik endüstrisinin kalbinin attığı İngiltere’den çıkmış bir grup olsaydı line-up hiyerarşisinde daha sağlam bir yeri olurdu The Hives’ın. Biz en önlerde yerimizi almışken, onları görmeye alışkın olduğumuz smokinleriyle sahneye çıkıyorlar ve grubun solisti Howlin’ Pele yaptığı müziğe tamamen tezat şapkasıyla tam karşımda (yazar burada çığlık atıyor)!

the hives

Main Offender, solistin milli marş dediği Hate To Say I Told You So gibi klasiklerin yanı sıra Walk Idiot Walk, Tick Tick Boom gibi yeni şarkılarını da çalarak seyirciyi tam anlamıyla coşturuyorlar. İlk ezilme tehlikemizi de burada atlatmış oluyoruz böylece. Pogo yapan grup hemen yanımızdaki etten duvara çarptıkça biz de oradan oraya savruluyoruz, neyse ki bulunduğumuz yer öyle kalabalık ki düşecek yer yok, birbirimize yaslanabiliyoruz en fazla. Cuma akşamüstü, saat 4. Zıplamaktan kan ter içindeyiz, çığlık atmaktan sesimiz kısılmış. Evet, bu festival harika geçecek. Biz The Hives konserinden çıktığımız sırada Ana Sahne’de Crystal Castles performansı başlamış devam ediyor. Reading’in ilk çakışması, bir şey dinlemek için diğerinden vazgeçme kararını da vermiş oluyorum böylece. Birkaç şarkıyı epey arkalardan dinledikten sonra, tempomuzu düşürüp kendisini Bombay Bicycle Club ile yaptığı düetlerle tanıdıktan sonra külliyatını bir gecede dinleyip hastası olduğum genç yetenek Lucy Rose‘u dinlemek için Festival Republic Stage‘e gidiyoruz. Lucy’nin sesi ve tarzı Feist’i andırıyor bana. İstanbul’daki konserini ve teknede kendisiyle sohbet etme şansını kaçırdığım için daha fazla üzmüyorum kendimi.

lucy

Lucy sahne aldığı küçük çadırı doldurduğu için çok heyecanlı belli. “Kimsenin geleceğini tahmin etmiyordum” diyor. Kendi performansının üzerinden bir saat geçmeden bu defa da Ana Sahne’de Bombay Bicycle Club‘a Lights Out, Words Gone’da eşlik ederken dinleyeceğiz onu. Lucy’nin ardından Ana Sahne’de çalmakta olan You Me At Six‘in performansını eh diye değerlendirebilirim ancak. Burada vakit kaybetmeyip biraz Alt-J‘e biraz da NME tarafından festival öncesi önerilen 6 gruptan biri olan Amerikan indie pop topluluğu Passion Pit‘e göz atmak istiyoruz. Karar yerinde. Bu iki grup da kesinlikle dikkat edilmesi gereken harika gruplar. Alt-J’in Mercury Ödülleri adaylığı da hiç şaşırtmıyor haliyle.

afis

Genelde daha sert rock türlerini barındıran Lock Up sahnesi bana pek hitap etmiyor. Önünden geçerken denk geldiğim Saves The Day fena değil ama günü kurtarmaz (doesn’t save the day). Zaten benim hedefim Ana Sahne. Headliner’dan önceki son iki gruptan biri olan Bombay Bicycle Club çok yetenekli dört genç adamdan oluşuyor. Canlı performanslarının olağanüstü olduğunuysa İstanbul konserleri sonrasında fark etmiş olmam enteresan. Reading’te ses yeterince yüksek değil, seyirci de sönüktü. Eksen On Fair’da Reading’tekinden 10 kat iyi bir performans sergilemelerinin sebebi burada headliner olmaları mı yoksa daha küçük bir sahnede daha kontrollü bir sound’la çalmaları mı bilemiyorum. Üstelik bu durum genelde tersi olur, yabancı gruplar kendi izleyicileri önünde daha iyi çalarlar. Bombay Bicycle Club’ı İstanbul’da en önden izleyince daha bir hayran oldum ben ne yalan söyleyeyim.

 bombay

Bombay’in sonlarına doğru festivale gitmeden önce bir şarkısına hayran olduğum için canlı performansını merak ettiğim Niki & The Dove‘u izlemek üzere yine Festival Republic Sahnesi’ndeyim. İsveçli elektropop üçlüsünün tarzı biraz İzlandalı Björk’ü, biraz Danimarkalı Oh Land’i biraz da Röyksopp’un What Else Is There şarkısını seslendiren Norveçli solist Karin Dreijer Andersson’u andırıyor. Bunda şüphesiz nordik aksanının da etkisi büyük. Niki çok sempatik, şarkıları da güzel. İyi ki izledim performansını diyorum.

niki

Biraz mola, biraz dinlenme adına yiyecek bir şeyler alıp Ana Sahne’nin arka taraflarına doğru çimlere çöküyoruz. 7 Pound verdiğim noodle’ım Allah günah yazmasın bir çirkin bir çirkin sormayın. Ama umrumda değil. Hiçbir şey yapmazken bile Ana Sahne’de çalmakta olan Paramore eşlik ediyor yemeğime. Ne güzel hayat. Yemek sonrası sahneleri turlarken arkadan biri gelip kucaklıyor beni. Artık bunu garipsememeyi öğrendim diye içimden geçirirken bu yoğun sevgi gösterisinin sahibinin Barış Akpolat olduğunu fark ediyorum. Dedim ya, tanımadığım bir İngiliz olsaydı da şaşırmazdım.

cirkinnoodle

Twitter’a yazdıkları ‘What rhymes with Shredding?’ mesajından sonra Reading’te sürpriz bir performans sergileyecekleri çok da sürpriz olmayan Green Day’in Cuma Ana Sahne’de Headliner’dan hemen önce çıkacağı dedikodusu Reading köyünü sarmış durumda. Biz de Ana Sahne’de önlerde yerimizi alıp, bir yandan performanslar arasında çalan şarkılara eşlik edip bir yandan sahnenin yanındaki dev ekranlarda insanların attığı komik SMS’leri okuyarak bekliyoruz. Evlenme teklifleri, ilan-ı aşklar, sevmediği gruba giydirenler, en sevdiği şarkıyı yazanlar, espriler, komiklikler, şakalar havada uçuşurken Sahneye Green Day değil, programda olması gerektiği gibi 33 yıl sonra ilk kez The Cure çıkıyor.

thecure

Biz efsanevi gruptan 8-10 şarkı dinledikten sonra Foster The People dinlemek için NME sahnesine gitmek istiyoruz. Benim navigasyon o sıra hata verdiği için kendimizi Lock Up Sahnesinde yardıran bir Anti Flag konserinde buluyoruz. Foster The People kaçıyor ama The Maccabees‘e yetişiyoruz. O kadar iyiler ki hayranlıkla izliyorum. No Kind Words, First Love, Love You Better, Pelican gibi bayıldığım şarkıları canlı dinlemek süper. NME sahnesinin headliner’ı oldukları için bis de yapıyorlar ve Feel To Follow’da tam anlamıyla coşuyorlar. Mercury Ödülleri’nin en güçlü adayı bence The Maccabees.

Konser bitince sonuna da olsa yetişmek için Festival Republic sahnesine koşuyorum: Sleigh Bells yıkmış ortalığı, solist Alexis Klauss zıplamaktan kan ter içinde kalmış seyirciler arasında crowd surfing yapıyor. Bu harika konserden çıktığımda The Cure hala devam ediyor. Sonradan öğreniyorum ki toplam 31 şarkı çalmışlar. Canlı müzik bittikten sonra otele dönme macerası başlıyor. Çadırlar yakın ama çıkış oldukça uzak. Ayağımızda koca botlarla o yolu yürüyüp, sonra shuttle’a binip Reading merkeze gidip orada da yaklaşık 50 dakika otobüs bekledikten sonra (taksi yok!) rötarlı bir şekilde varıyoruz otele. Daha ilk geceden ikna ediyorum Duygu’yu çadırın otelden daha iyi bir seçenek olduğuna. Hem festival alanında gece devam eden partiler var ve bu nedenle daha eğlenceli (kulaklıkla dans edilen Silent Tent konsepti sayesinde uyumak isteyen uyuyor, eğlenceye devam etmek isteyen kimseyi rahatsız etmeden devam ediyor), hem de eğer uyumak istersek otele gitmek için geçirdiğimiz o 2 saatte çoktan vurup kafayı yatmış olabilirdik gibi bir durum var, yani daha ‘dinlence’li de aynı zamanda. Otele vardığımızda sadece botlarımı ayağımdan çıkarıp sızıyorum, öyle bir yorgunluk.

sligh

25 Ağustos Cumartesi: İlk günden ders çıkaran deneyimli festivalciler

Günaydın Reading! Uyuduk, uyandık, dün yaşadıklarım rüya değilmiş. Dışarda mükemmel bir hava var. Bugün festival modasına ayak uydurup şort giyiyorum ben de. Uzun lastik botlar default zaten. Üstümeyse Dance Stage’in headliner’ı Metronomy t-shirt’ümü geçiriyorum. Bir de alnımın çatına siyah marker’la CUNT yazsam sen de 16 ben diyim 17 yaşında İngiliz kızı. Otobüs bin in, Reading merkezde hızlıca kahvaltı derken 12:30’u buluyor sahnelerin olduğu alana giriş yapmamız. Biz girerken dev bir kalabalığın bu alandan çıkmaya çalışmasından durum anlaşılıyor: Sürpriz bir performans sergileyeceği konuşulan Greenday‘in sözü geçen performası yeni bitmiş, biz çadırda kalmadığımız için kaçırıyoruz. Kaderimize razı olup NME sahnesinde Post War Glamour Girls performansının sonuna göz atıyoruz. Sonrasında sahne alan Gallows’un eski solistinin yeni grubu Pure Love için de en öndeyiz böylece.

postwar

Büyük sahnelerde en önde duranların konser sırasında buradan çıkmaları oldukça zor olduğundan sahne ile seyirciler arasında duran güvenlik görevlileri isteyenlere su veriyor. Süper değil de ne! Ben ilk başta inanamıyorum ama görevliye işaret yapınca bana da bir bardak buz gibi su veriyor. Pure Love‘ın şarkıları güzel ama henüz bu yeni şarkıları İngiliz seyircisi bile ezbere bilmiyor. Solist şarkıları bilmiyorsunuz o zaman bari böyle eğlenin diyerek dev balonları seyircinin üzerine atıyor ve o zaman Bury My Bones eşliğinde ip kopuyor, sen misin seyirciye şarkıyı bilmiyosun diyen, coşuyor Reading ahalisi, Zombieman’den hallice Frank Carter memnun durumdan, crowdsurfingini yapıp hazzına ulaşıyor. Saçlarını savuran gitaristle aşk yaşayan Duygu ilerleyen saatlerde kendini varlığından bugün haberdar olduğu Pure Love’ın t-shirt’ünü satın alırken bulacak.

pure love

NME’de birazdan sahne alacak Twin Atlantic‘ten feragat edip Ana Sahne’de Mystery Jets dinlemeye gidiyoruz. Erken saatlerde ana sahne önü daha sakin oluyor. Ses hiçbir zaman çok yüksek değil. Yardır yardır müzik dinlemek için çadırlar daha iyi bir atmosfer sağlıyor. Mystery Jets zaten sakin bir müzik yapmakta. Çok keyifli. Serotonin, Someone Purer gibi hitlere bağıra bağıra eşlik ediyor yaş ortalaması düşük seyirci. İstanbul’daki konseri kaçırmanın acısını burada çıkarmış oluyorum.

mystery jets

Bugün Cumartesi. Dün cayır cayır gitar riff’lerinin yardır yardır kick ve zillerin yankılandığı festivalin 3. büyük sahnesi Lock Up Stage bugün Dance Stage! Menüde kimler mi var: Metronomy, Katy B, Zinc, Azealia Banks, Modestep, Feed Me, Grimes ve The Japanese Popstars! Bir günün tek bir sahnesi başlı başına festival. Dance Stage çadırırının önüne çadır kurmak istiyorum. Elimdeki “orijinali çantamda dursun, bunu burda tepe tepe kullanırım” diye satın aldığım ‘korsan program’da saatler kaymış durumda, bu yüzden The Japanese Popstars performansını kaçırıyoruz. Üzülmeye fırsat var mı? Hayır! Çünkü sahnede Grimes var. Indie, rock dinlemekte usta İngiliz seyircisi dans konusunda pek de başarılı değil. Allahtan Duygu’yla biz olaya el atıyoruz. Figürlerimiz ve enerjimizle özellikle genç kızlar arasında oldukça popüler oluyoruz, gelip bizle dans ediyorlar, neredeyse imza alacaklar. Bu noktada hafif sarhoş -ama dışardan uyuşturucu almış gibi görünen- halay çeken Duygu video’m çok iş yapardı ama maalesef cep telefonumla birlikte onu da Justice konseri kalabalığına kurban vermiş olacağım Pazar gecesi.

Son albümü leziz olan Santigold’un bir de sahne performansını görelim diye NME Stage’deyiz yine. Henüz Dry The River sahnede. Bol enstrümanlı, çok sesli güzel bir müzik yapıyorlar. Yer yer Bon Iver’a bağlayıp yarattıkları sakin havayı Mogwai-vari yükselişlerle dağıtan enteresan şarkıları var. Sonradan öğreniyorum ki bizim Berrak kızın ev arkadaşının abisi miymiş neymiş grup. Çok süperler di mi diyor. Valla öyle. Süperler. Onlar sahneden inince kısa bir tuvalet molası veriyoruz. Dünkü o temiz tuvaletler bugün batmıştır diye düşünüyorum ama öyle değil: tuvaletler HALA tertemiz! İnanılmaz! Nasıl oluyor bilmiyorum. Biz sahne önünde beklerken Santigold‘un takım fosforlu sarı çorap ve beyaz şort gömlek giymiş orkestrası çıkıyor önce. Biraz zonra kendi de bol fosfor içeren kostümüyle sahnede. İnginç koreografiler, canlı renklerle dolu bir şov sunuyor. The Creator’da seyirciler arasından seçtiği onlarca kızı da sahneye alıyor. Hep beraber dans ediyoruz.

santigold

Ama çok kalamıyoruz. Çadırdan çıkarken Disparate Youth’u ekrandan izleyebiliyorum sadece. Acele etmem lazım, ana sahnede, en çok dinlemek istediğim gruplardan Amerikalı The Shins başlamak üzere! Önlere doğru ilerliyoruz. Caring Is Creepy’ye yetişiyorum. Australia, Simple Song, New Slang gibi hastası olduğum şarkıların hepsini çalıyorlar. James Mercer’in canlı performansı karşısında şaşkınım. Sonlara doğru temposu yükselen Sleeping Lessons’la kapanışı yapıp kendilerine hayran bırakıp iniyorlar sahneden. Yaşça daha küçük Enter Shikari fanları The Shins dinleyicilerinin sahne önünü boşaltmasını beklerlerken biz de Dance Stage’den yükselen dubstep seslerinin sorumlusu kimmiş diye bakmaya gidiyoruz: Cevap Modestep.

Yine burada da çok kalamıyorum çünkü NME Stage’den bekleniyorum. Sahnede İsveçli indie-pop topluluğu Miike Snow, nasıl desem, YARDIRIYOR! Tiplerine bakıp heavy metal grubu heralde yanlış gelmişler diyeceğiniz, sahnede ayin yapıyor gibi gözüken bu erkek güzeli İskandinavyalı adamlar Pretender, Animal, Sylvia gibi şarkılarla dans müziğin en iyisini icra ediyorlar. Duygu o sıralarda sonradan pişman olacağını bilmeden çadırın dışındaki direklerden birine sırtını vermiş uyukluyor. Sanırım Reading’te en çok etkilendiğim performanslardan biri oluyor Miike Snow’unki. Türkiye’ye gelsinler en kısa zamanda. DJ Set değil, canlı olarak.

Artık Ana Sahne’de önlere kurulma vakti çünkü art arda The Vaccines, Florence & The Machine ve Kasabian var. Karnımızı doyurup alkol alışverişimizi halledip The Vaccines için önlere gidiyoruz. Amaç konser bittikten sonra oradan çıkmayıp Florence’da ve Kasabian’da da sahneye yakın olmak. Yani en azından öyle olur diye düşünmüştük. Ama o işler pek öyle olmuyormuş.

Yeni çıkardıkları Come Of Age albümleriyle ne olduklarını bilmediğim bilumum listede en üst sıralarda gezinen The Vaccines sarhoş, ergen ve tehlikeli İngilizlerin en sevdiği grupmuş meğer. Hızlı yavaş farketmeksizin her türlü şarkıda pogo yapmayı da seven bu azgın gençler yüzünden festivalde 2. ezilme tehlikemizi atlatıyoruz. The Vaccines iyi güzel grup ama öyle devleşmiyor sahnede. Ya da biz şarkıları çığlık çığlığa söyleyen hayranlar yüzünden pek duyamıyoruz kendilerini. Coşku büyüktü, omuzda üstsüz kızlar, çırılçıplak soyunanlar da yine ilk kez bu konserde gördüğümüz görüntülerdi. Yine de Wetsuit, All In White, Post Break Up Sex, If You Wanna gibi şarkıların tadını çıkarmadığımı söylersem yalan olur.

vaccines

Konserin sonuna kadar bu kalabalığa dayanıyoruz, hepsi Florence Welch için. Aslında bu arada gidip Dance Stage’de Azealia Banks‘e göz atma niyetimiz var ama gerçekten imkansız. Arkadan gelen kalabalık öyle bir ittiriyor ki bizi bu kadarını istemesek de baya önlere gidiyoruz. Bu noktada nefes almak mümkün değil. Biraz daha ilerlersek buradan çıkmanın tek yolu crowd surfing olacak. Hadi ben manyağım da bu Duygu kızın günahı ne diyerekten kendimizi kalabalıktan dışarı atmaya çalışıyoruz. Bir noktada önlere gitmek isteyenlerle kalabalıktan çıkmak isteyenlerin birbirini yıllardır görmeyen samimi dostmuşçasına sarılması durumu oluşuyor. Allahtan kimse gergin değil. Herkes mutlu. O sıkış tıkış ortamda bile karşıdan gelenler gülümsüyor, hi5’lar, thumbs up’lar havada uçuşuyor. Kendimizi nihayet dışarı atıp şarapla teselli olmaya gidiyoruz.

 azginlar

Florence + The Machine konseri için sahneyi karşıdan gören ama daha arkalarda bir yer buluyoruz kendimize. Bütün gün ‘Yağmur yağsın bu ne biçim İngiltere festivali boşuna mı giydik bu botları çamur istiyorum’ diye geziniyorum ve sonunda dileğim yerine geliyor. Konser öncesinde gök gürüldemeye ve kara bulutlar festival alanının üzerinde gezinmeye başlıyor. Hazırlıklıyız ki! Ayağımızda botlar çantamızda yağmurluklar var. Yağmurlukların İngiltere bayrağı şeklinde olması bizi bir anda oldukça popüler bir ikili haline getiriyor. Tam arkamızda duran bizim gibi bir örnek kamuflaj desenli poncho giymiş 3 gençle kaynaşmamıza da vesile oluyor.

duygu poncho

Bastıran yağmura rağmen aralarda çalan Oasis – Wonderwall, Fun – We Are Young gibi şarkıları bir ağızdan söylüyoruz. Upuzun siyah elbisesiyle Florence sahneye çıktığında yağmur da kesiliyor. Only If For A Night’la giriş yapıp, What The Water Gave Me’de ayakkabılarını çıkarıyor Florence, sırılsıklam. Ne o ne biz şikayetçiyiz ara ara durup tekrar başlayan yağmurdan. Cosmic Love’da ‘önünüzde arkanızda sağınızda solunuzda kim varsa birini yakalayın ve kocaman sarılın ona’ diyor. Çok ruhani, kırılgan bir sesi var konuşurken. Raise It Up’ta yine Florence’ın talimatıyla arkamızdaki kamuflaj parkalı 3 gençten ismi Tom olanının omzundayım. Sahne buradan harika gözüküyor. Çok da güzel bir video çekiyorum ama yarın akşam kaybolacak telefonla birlikte o da gidecek. Önde değiliz, ses buraya az geliyor ama yeni arkadaşlarımız çok komik. Konseri uzaktan, ıslanarak ama çok eğlenerek izliyoruz onlar sayesinde. Shake It Out, Dog Days Are Over… Ses az ama müthiş konser oluyor.

florence1

Florence sahneden indikten sonra “taa vaccines’den önce şarap almıştım ben ya nerde o” diyorum Duygu’ya. “e ben t-shirt alırken yere koydun sen onu çantanı düzeltiyodun” diyor. Asla öyle bir şey hatırlamıyorum ama geyiğine t-shirt satılan yere bakmaya gidiyoruz, Türkçe ‘ay ben burda şarabımı düşürmüştüm de onu almaya geldim” falan diyerek. Ve gerçekten de gidip şarabımı yerde bulunca çok seviniyorum. Yarın telefon kaybedeceğimi bilsem buna aptal aptal sevinmezdim diyeceğim de, yok ya sevinirdim yine:)

kasabian

Elimde kavuştuğum şarabım Kasabian için yine kendimize sahneye çok uzak olmayan bir yer bulmaya çalışıyoruz. İngiltere’de tanrı gibiler. Son albümleri Velociraptor’ın logosu dev boyutta sahnenin arkasında güzel bir görüntü oluştururken girişi bu albümden Days Are Forgotton ile yapıyorlar. Çok gaz. Club Foot, Shoot The Runner, Underdog, Velociraptor, Lost Souls Forever’ı da unutmuyorlar. Sonra Sergio Everybody’s Got To Learn Sometime’ı cover’lıyor. Rüya gibi. Tom’un iskelet kıyafetini ise ancak dev ekranda görmek mümkün. Bir 10 şarkı dinledikten sonra az da olsa Dance Stage’de Metronomy’ye göz atmak istiyorum.

Ana Sahne’de Kasabian varken bile Dance Stage‘e büyük bir kalabalığı çekmiş olan Metronomy‘yi İstanbul konserlerinden bu yana özlemişim. Üstlerinde yine aynı takım haki pantolon beyaz gömlek konser kostümleriyle sahnedeler. Setlerinin son 4 şarkısına yetişiyorum. Corinne’le yıkıyorlar dans çadırını. Joseph ‘Ana Sahne’de Kasabian varken burada olduğunuz için teşekkür ederim’ diyor. Konseri İstanbul’da olduğu gibi Loving Arm’la bitiriyorlar. Sonrasında dev bir alkış alıyorlar. Bis yapıp yapmadıklarını bilmiyorum, ben Kasabian hala sahneden inmemiştir umuduyla çadırdan çıkıp Ana Sahne’de atılan havai fişeklere denk geliyorum. Tabii ki burada da süper bir video çekmiştim ama siz başına gelenleri biliyorsunuz zaten. Cumartesi günü harika bir şeklide sonlanıyor böylece. Yorgun ama mutlu yine hemen çadıra gidip yatmak ya da Film veya Party çadırlarından birinde biraz daha takılmak varken uzun ve çileli otel dönüş yoluna geçiyoruz.

kasabian

26 Ağustos Pazar: bitme readıng!!!!!

Günaydın Reading! Günaydın doğan güneş! Günaydın siyah karaltı!? Sevgili günlük. Bugün yatağımızda dev bir örümcekle uyandık. Vintage’lığın dibine dibine vurmuş, 1920’de yapıldığı günden itibaren 2-3 senede bir elektrik süpürgesiyle şöyle bir temizlenmiş gibi görünen otelimizde zaten battaniyeye değmemeye çalışarak zar zor uyuyor, psikolojik olarak sürekli kaşınıyorduk. Bu örümcek de tuz biber ekiyor. Duygu da ikna oluyor tamamen, seneye çadırdayız. Eğer çadırda kalıyor olsaydık her gün birer tane kahvaltı fişimiz olduğu için kahvaltı olayını da bedavaya getirebilirdik. Menüde ne var bilmiyorum çünkü belli bir saatten sonra fişleri kullanmak mümkün olmuyor. Geç uyanıp ve Reading merkezde güzel bir kahvaltı edip öğlene doğru festival alanına gidiyoruz. Benim korsan program yüzünden Ana Sahne‘de Eagles Of Death Metal‘in ancak sonuna yetişiyoruz malesef.

weirdos

Eagles bitince The Gaslight Anthem devralıyor ana sahneyi. Öyle önlere gitmeden arkalardan izliyoruz onları da. Bugün her yer çok ama çok kalabalık. Bir de hava çok güzel. NME çadırının önünde çimenlere oturup içerideki görüntüyü dışarı yansıtan dev ekrandan Joy Formidable performansını izliyoruz. Yine önlere gitmelik bir durum yok. Sakin ve keyfimiz yerinde. Ana sahnede Bullet For My Valentine başlayınca rocker’ların boşluğunu emo’lar dolduruyor. Henüz çakışan, kaçırdığım bir şey yok. Konserden konsere koşmak yerine festival ruhunu yaşıyoruz, kah BBC Introducing kah Festival Republic Stage önünde yeni müziklere kulak veriyoruz (kah’ı cümle içinde kullandım şu an çok mutluyum). Mark Lanegan Band ve S.C.U.M‘a göz attıktan sonra performansını merak ettiğim Zulu Winter‘ı da dinliyoruz.

 hava

Daha aşina olduğumuz bir şeyler için Ana Sahne’deyiz akşam üzeri. Kaiser Chiefs Reading seyircisi önünde de en az İstanbul’da olduğu kadar rahat. Ruby, Everyday I Love You Less & Less, I Predict A Riot, Oh My God, Never Miss A Beat gibi hitler İngliz seyircisinin çok iyi bildiği şarkılar, herkes bir ağızdan söylüyor. Buradan çıkıp Ana Sahne’nin yanındaki Festival Republic Stage‘de 2:54‘a da göz atıyoruz, gayet keyifli. Bu alanlar Pazar günü olması sebebiyle de oldukça kalabalık. Tuvaletlerde sıra var. Biz buradaki tuvaleti zaten hiç kullanmamıştık. İçerdeki durum nedir bilmiyorum o yüzden. Hiç sıra olmayan NME çadırının oradaki tuvalete gidiyoruz yine. Pazar, en kalabalık saat, sıra yok ve hala tertemiz. Evet tuvaletlerden etkilendim! 

kaiser

Bu noktalarda Duygu’nun kafasında bir şalter atıyor, etrafta koşmaya, insanlara sataşmaya başlıyor. Kızın biri Duygu’ya ‘O kadar güzel eğleniyorsun ki sana sarılmak istiyorum’ diyor. Kafamız güzel olduğu için hızlıca özet geçeyim: NME Sahnesi’nde SBTRKT harikalar yaratıyor. (O sıralarda daha sonra NME’de okuduğuma göre Two Door Cinema Club, akşamki konserinden önce en küçük sahne olan BBC Introducing Stage‘de sürpriz bir akustik set çalmış. Kaçırdığıma cidden üzüldüm.) Biz Ana Sahne mahaline geri dönüyoruz. Artık festival’in sonlarına yaklaştık. The Black Keys sahneye çıkınca henüz arkalarda olduğum için insanların arasından önlere doğru hızla ilerliyorum, tabii ki belli bir yere kadar. Ne kadar kalabalık olduğunu anlatmam mümkün değil. Bu sırada Duygu’yu kaybediyorum, sonra gerçekten mucizevi bir şekilde tekrar buluşuyoruz. Beni bulduğunda yanımda bir önceki gün tanıştığı arkadaşlarını görüp şaşırıyor. Aşağıdaki fotoğrafta da görüldüğü üzre biraz(!) kaynaşıyoruz.

heppi

Los Angeles’da Movie Awards’da çaldıkları 1.5 şarkılık performanslarını saymazsak The Black Keys‘i ilk kez canlı izliyorum. Ana Sahne ve bangır bangır müzik dinleyememe durumu sürüyor. Eğer yanınızdakiler sohbet etmeyi tercih ediyorsa yandınız. Gold On The Ceiling, Next Girl, Run Right Back, Dead And Gone, I Got Mine, Lonely Boy, Tighten Up gibi hitlerin hepsini çalıyorlar. Daha sonra okuduğuma göre festivalin en meme açmalı, südyen fırlatmalı performanslarından biri olmuş The Black Keys’inki. Seviyoruz reyiz. Kalp kalp kalp.

The Black Keys’den sonra yerimizden kıpırdamıyoruz. Festival’in en çok beklenen grubu Foo Fighters için hazırız. İki set arası sohbet ve şarkılara eşlik etmeceyle geçiyor yine. Yeni arkadaşlarımızla fotoğraf çektirirken çok eğleniyoruz. Her seferinde fotoğrafımızı çeksin diye makinayı verdiğimiz kişiyi de dahil ederek 3’le başlayıp 10 kişide sonlanan fotoğraflar çektiriyoruz (malesef çalınan iphone’la beraber gidiyor onlar da)

IMG-20120826-WA0003

Sonunda Dave Grohl ve arkadaşları sahneye çıktığında ortalık şampiyonluk kutlamalarına dönüyor. Bu adamlar bu işi biliyor. Her şarkıda coşuyor seyirci. Ben My Hero sırasında üzerimde Two Door Cinema Club t-shirt’ü olmasının getirdiği sorumluluk duygusuyla Duygu’yu Bay İtfaiyeci ile baş başa bırakıp NME sahnesine gitmeye karar veriyorum. Kalabalığı yara yara çıkarken çocuğun biri kolumdan tutup ‘She’s my hero’ diye sarılıyor bana. İsmimi soruyor, kulağına söylüyorum. Onun için yabancı olan ismimi anlayamayacak kadar sarhoş: Beni arkadaşlarına Princess Elisa diye tanıştıyor. My Hero’da bir müddet sarılıp dans ediyoruz. Sonra gitmem lazım diyorum (şu an çok pişmanım o ayrı), küçük bir öpücükle vedalaşıyoruz. Ben tam giderken kolumdan tutup bu kez daha ateşli öpüyor isimsiz kahramanım. Aklıma geldikçe bugün bile hala tebessüm ediyorum.

foo fighters

Hayatımın en romantik tecrübelerinden birini yaşadığımı sonradan dank edeceğim için arkama bakmadan NME sahnesine gidiyorum. Burada da durum harika. Two Door Cinema Club NME çadırını resmen sallıyor. Bağıra bağıra eşlik ediyorum şarkılara. What You Know’da burayı olduğunun iki katı yükseklikte görmek istiyorum diyor Alex Trimble. Arkamdaki bir çocuk sorgusuz sualsiz omzuna alıyor beni. Kızlar kızları, oğlanlar oğlanları, herkes birbirini omzuna almış durumda. Gerçekten de olduğunun iki katı yükseklikte şimdi dev çadır. Hayatımın en güzel dakikaların yaşıyorum burada. Yeni albümden şarkılar da çaldıkları konseri bir diğer yüksek tempolu şarkı I Can Talk’la bitirip devleşiyor TDCC Reading seyircisi karşısında. Birazdan aynı sahnede Justice başlayacak. Planım efsane ışık gösterilerine şahit olup bir iki şarkı dinledikten sonra Duygu’nun yanına, Foo Fighters konserine geri dönmek. 

XavierdeRosnaydejustice

Justice‘in başlamasına dakikalar kala harika çektiği için Londra ve Reading fotoğraflarımın %80’ini barındıran nokia808’in hafızası doluyor. Elimde iphone’um ışık şovunu yakalamak için hazır bekliyorum. Seni omzuma alayım daha iyi çek tekliflerini kibarlıktan reddediyorum. Fransız ikili sahneye çıktığında NME çadırı ahalisi öyle bir dans etmeye başlıyor ki metrelerce oradan oraya sürükleniyor herkes. Müzik şahane. Daha fazla çekim yapamayacağımı anlayıp iphone’umu çantama koyup ben de zıplamaya başlıyorum. Sadece müzik değil ışıklar da efsane. Dayanamıyorum, güzellkten gözlerim acıyor. Fotoğraf çekmezse ölecek hastalığım sebebiyle iphone’u çıkarmak için çantaya elimi uzattığımda acı gerçekte karşılaşıyorum. Telefon ya düşmüş ya da çalınmış! Yerlere bakmak imkansız, ezilebilirim. Bir şeyler aradığımı anlayan birkaç kişi yardım etmeye çalışsa da boşver gitti telefon eğlenmene bak diyorlar.

O dakikadan sonra ne zevk alabiliyorum Justice’den, ne de yerde olması ümidini henüz kaybetmediğim telefonu bırakıp Foo Fighters’ın sonuna yetişebiliyorum. Konser bitip alan boşalınca bakıyorum her yere ama nafile. Neyse ki Duygu’yla bir şey olursa dolapların önünde buluşuruz diye sözleşmiştik. Birbirimizi bulamasak daha da kötü olurdu. Şarjı bitmesin diye uçak modunda olduğundan iphone’umu bul uygulaması da çalışmıyor. Yok! Kayıp Eşya çadırına gidip form dolduruyoruz ama malesef içinde fotoğraflar ve videolarla gidiyor telefon. Telefonuna yapışık yaşan biri olarak Dear Rosemary’yi kaçırdığıma daha çok üzülerek sandığımdan daha sakin karşılıyorum bu durumu.

2012-08-27-2667

Duygu’dan öğrenip daha sonra videolarını izlediğim üzere Nirvana ile ilk kez Reading’de çalma hikayelerini anlatmış Dave Grohl bis için sahneye çıktığında. Hem kaçırdığıma hem telefona üzülüyorum ama festivallerde oluyor böyle şeyler. Can sağlığı olsun diyorum. Keyfim biraz kaçık, son gece bineriz dediğimiz lunapark oyuncaklarına da binemeden yorgun argın örümcekli otel odamıza dönüyoruz.

Ertesi sabah ayaklarımızı pek de hissetmeyerek uyanıyoruz. Güzel sakin bir kahvaltının ardından dönüş yoluna geçiyoruz. Tren garında yoğunluk var elbet. Başka şehirlere gidecek festivalciler sırtlarında dev çantalarla istasyonun çeşitli köşelerinde uyuyor ya da sıra bekliyorlar. Bizim yolumuz kısa. 20 dakika sonra Londra’dayız. Gerçek hayata döndük ama uzunca bir süre bu harika haftasonunun fena halde etkisinde kalacağız.

ortam

Ben geçer sanmıştım ama bugün, 1. ay dönümünde hala geçmedi. Durum yurt dışına gittiğim için bana özel sanıyordum ama öyle değilmiş. Instagram’a #reading2012 yazıp hala benim gibi bilekliğini çıkarmamış İngilizler görünce bi mutlu oldum. İnanın telefonumun çalınmasına rağmen hayatımın en unutulmaz tecrübelerinden biri oldu Reading Festivali. Bir telefon kurban vereceksin yine gider misin deseler cevabım evet olur. Deneyim büyüktür mal mülk. Bu da benim hayat felsefem.

Son olarak bu tecrübeyi bu kadar eğlenceli hale getiren dünyanın en iyi festival arkadaşı Duygu‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kadar eğlenemezdim:) Ayrıca bazı süper fotoğraflar da ona ait <3

ask

Son olarak yukarıdaki günlükvari notları okumak istemeyebilirsin diye hizmette sınır tanımayıp gideceklere, merak edenlere festival hakkında her şeyi özetledim, buyrunuz:

The Ultimate Reading Guide

  • İlk bilmen gereken şu: Reading diye yazılıyor ama Reding diye okunuyor; ‘riiding’ değil.
  • Biletler: Reading 2012 Weekend biletleri £211.50. Biz Mayıs ayında satın almıştık. Bu bilet fiyatına Camping de dahil. Yani Perşembe gününden alana girip çadırını kurabilir, Cuma, Cumartesi ve Pazar konserleri izleyip Pazartesi gündüz de çadırını toplayıp gidebilirsin. Bunun dışında günlük biletler de mevcut. £90 civarı oluyor.
  • Festival biletini online olarak alabiliyorsun. Adresi Türkiye olarak verirsen bileti postada kaybolma ihtimaline karşı evine yollamayabiliyorlar. Bu durumda festivale gitmeden önce Reading’in içindeki The Hexagon’a gidip biletini oradan teslim alman gerekiyor. Tren istasyonuna yürüme mesafesinde bir yer, sıra olmuyor, kimliğini gösterip alıyorsun biletini.

bilet

  • Ulaşım: Londra – Reading arası trenle 20 dakika ve fiyatı £18. Reading tren istasyonundan festivalin yapıldığı alana gün içinde sürekli olarak shuttle otobüsler var ve ücreti £1.
  • Konaklama: Reading’de evinde kalabileceğin bir tanıdığın yoksa konaklama için iki seçeneğin var:
  1. Weekend Ticket’ın varsa ekstra ücret ödemeden kamp alanlarını kullanabilirsin (tabii ki kendi çadırını getirip kurman gerekiyor). Festival biletiyle birlikte kampçılara her sabah kahvaltı etmeleri için yemek fişleri de veriliyor üstelik.
  2. Çadırda kalmak istemiyorsan Reading’de yer alan otellerden birini tercih edebilirsin. Festival haftası olduğu için fiyatların makul olmadığını ve erken rezervasyon yaptırmazsan yer bulmayacağını da hatırlatmak isterim.
cadır

Duygu hayatında ilk defa festivale gittiğinden çadır deneyimine hazır olmadığını söyledi ve tercihimizi otelden yana kullandık. Hatalı bir tercih olduğunu söyleyebilirim. Her gece müzik bittikten sonra festival alanından çıkıp otele gitmek minimum bir buçuk saatimizi aldı ki o yorgunlukla çekilecek şey değil. Bütün gün ayakta durduktan sonra acı veren bol yürümeli, üşümeli, taksi bulamamalı, otobüs beklemeli festival – otel arası yolculuk sonrası beklediğine değecek sıcacık ve tertemiz bir otel odasıyla da karşılaşmıyorduk üstelik. Geceliğine adam başı £50 verdiğimiz otel odamız eski, pis ve buz gibiydi. Üstelik Cumartesi sabahı yatağımızdan dev bir örümcek çıktı. Kamp alanındaki duşlar nasıldır bilemiyorum ama önümüzdeki senelerde her türlü çadırı otele tercih ederim. 

  • Yeme-içme: Festivale dışarıdan yiyecek içecek sokmak serbest. Sadece cam şişe sokamıyorsun. Kasa kasa bira, sandviç, pet şişede şarap, artık aklına ne gelirse. Çadırda kalıyorsan oldukça akıllıca bir seçenek. Festival alanında yeme içme olayları biraz fiyatlıca. Karnını doyurabileceğin bir öğünün fiyatları £3-15 arasında değişiyor. Patates kızartması £3 , noodle £7. Jaegermeister shot, viski-tonik, şarap ve votka-tonik fiyatları ise £4.99.
bar
  • İçkileri içine koydukları karton bardaklar £0.1 ve bir torba dolusu karton bardak toplarsan ücretsiz bira alabiliyorsun. Böylelikle festival alanını yeşil tutmaya çalışıyorlar. 
  • 21 yaş altına kesinlikle içki satılmıyor. Bize bile her seferinde kimlik sordular. Girişte ‘eğer 18 yaşın altında görünecek kadar şanslıysanız her seferinde kimlik göstermemek için Over 18 bilekliği alabilirsiniz’ yazıyordu. Almadığımıza pişman olduk. 
  • İçeride market de var. Hazır yemeklere göre daha ucuz, dışarıya göre birazcık daha pahalı. Çadırda sandviç falan hazırlamak için.
market
  • Tuvaletler: Akşam saatlerine doğru ana sahne yakınındaki tuvalette sıra olduğu için girip içerdeki duruma bakma fırsatım olmadı. Çok da uzakta olmayan NME / Radio 1 çadırının bulunduğu alandaki tuvaletler inanılmaz temizdi. Tuvalet kağıdı var!!! Sifon çekebiliyorsun. Cuma sabahtan Pazar gecesine kadar temizlik aynı şekildeydi. En yoğun saatlerde bile öyle aman aman sıra da yoktu. İnanılmaz ama gerçek.
tuvaletler
  • Müzik ve Sahneler: Festivalde en büyük sahne olan Ana Sahne, ikinci büyük sahne ve dev bir çadır olan NME / Radio 1 Sahnesi, orta boyda bir çadır olan Lock Up Sahnesi (Cuma ve Pazar) ve Dance Sahnesi (Cumartesi), küçük bir çadır olan Festival Republic Sahnesi ve yeni müzisyenlerin dinleyiciyle tanıştırıldığı küçük bir sahne olan BBC Introducing Sahnesi olmak üzere aynı anda 5 sahnede canlı müzik dinlemek mümkün. Alternative Sahne‘de DJ’ler ve komedyenler sahne alıyor. Bunun dışında canlı müzik bittikten sonra Silent Arena‘da sabaha kadar DJ performansları; Lock Up / Dance Stage’in olduğu çadırda da (Film Tent) film gösterimleri oluyor.
lockup
  • Oldukça karışık ve kalabalık olan line-up‘ta izlemek istediğin grupları kaçırmaman programlı olman şart. Evde liste yapıp gelebilir, Reading App‘i akıllı telefonuna indirebilir (bu seçenek çok şarj yiyebilir) ya da £7‘a satılan festival programlarından satın alıp boynuna asabilirsin. Dışarıda programın korsanı £5’a satılıyor. İtibar etme derim. Yanlış ve eksik bilgiler var.
  • Hayranı olup mutlaka dinlemek istediğin grupları kaçırma ama arada spontane olmayı da unutma. Dünyanın en büyük festivallerinden birindesin. İsmini hiç bilmediğin gruplar bile harika müzik yapıyor oluyor. Sahneler arasında gezin, yeni müzikler keşfet. 
  • Festival Modası: İngiltere bol yağışlı memleket. Bu sebeple festivalin olmazsa olmazı uzun lastik botlar. Kız, erkek; katılımcıların %99’unda bu botlardan görmek mümkün. Kızlar bu botların dize kadar olanlarını genellikle kısa şortlarla birlikte giyiyorlar. Erkeklerde bot boyu kısalırken şort boyu uzuyor. Bir de çantana atabileceğin katlanabilir ya da beline bağlayabileceğin ince bir yağmurluk alman tavsiye olunur.
kostüm
  • Tulumlar, kostümler, grup halinde giyinmek, enteresan aksesuarlar da popüler ve bu sayede çok renkli görüntüler oluşuyor.
  • Vücudunun görünen yerlerine siyah marker’la yazı yazmak, forforlu renklerle yüzünü kolunu bacağını boyamak da gençler arasında moda.
  • Hayranı olduğu grubun t-shirt’ini giymek de festivalin bir parçası. Arkasında line-up olan Reading T-Shirt’leri (bu seneninkini satın alıp önümüzdeki sene giyip oldukça popüler olabilirsin) ve o gün sahne alan grupların t-shirt’leri 20’şer Pound. Beğendiğin bir model varsa hemen al çünkü kapış kapış gidiyorlar.
  • Eğer hazırlıksız geldiysen ve kendini ortama ait hissetmiyorsan hiç üzülme. Kot şorttan lastik bota, boyadan şapkaya, kostümden tuluma envai çeşit aksesuarı festival alanından satın alabilr, geçici ve hatta kalıcı dövme veya piercing bile yaptırabilirsin. Tabii ki fiyatların tuzlu olduğunu unutma.
giysisat
  • Telefon şarjı / Kasa£15 karşılığında, bilet alırken, daha sonra yine online olarak veya festivale geldiğinde sıraya girerek (sold-out olma ihtimaline karşı önceden alman tavsiye olunur) küçük bir locker kiralayıp buraya değerli eşyalarını kilitleyebilir, araçlarda kullanılan şarj aletiyle telefonunu şarj edebilirsin. Özellikle çadırda kalanlar ve festivale pasaport ya da yüklü miktarda para getirmek zorunda olanlar için iyi bir hizmet diye düşünüyorum. Locker’lar dışında da ücret karşılığı telefon şarj edilebilen alanlar mevcut.
  • Güvenlik: Festival girişinde ve sahnelerin olduğu alana girişte birer kez çanta kontrolü yapılıyor. Sahnelerin önünde basının ve güvenliğin girebileceği bariyerle ayrılmış bir alan var. Bariyerin arkasında duran özel güvenlik görevlileri sahne önünde bulunan dinleyicilere -buralar genede çok kalabalık olduğu ve çıkmak mümkün olmadığı için- istediklerinde su veriyorlar. 
lockup
  • Daha büyük sahnelerde ilk bariyerin çok daha arkasında başka bir bariyerle ayrılmış ikinci bir alan daha var. İki bariyer arasında kalan alanda grupların azılı hayranları olduğu için buralar sıkış tıkış ve konser izlemek için rahatsız yerler oluyor. Çok önlere gittiğin takdirde kalabalıkla birlikte hayranların taşkınlık katsayısı da artıyor. Pogo falan yaparlarsa ezilme tehliken var. Burada çıkmanın tek yolu crowd surfing olabilir. O kadar geldim sevdiğim sanatçıyı en önden dinlerim diyorsan her şeye hazırlıklı ol.
  • Dikkat et: Efsaneye göre festival geleneklerinden biri performansı beğenilmeyen sanatçıya çiş atarak onu sahneden indirmek. Buna ‘bottling’ deniyor. Bottling dışında da bol bol havada uçan içi dolu karton bardaklar göreceksin. Ne kadarı bira, ne kadarı su, ne kadarı çiş bilmek mümkün değil. Ama özellikle kalabalık konserlerde tuvalete gitmeye üşenenlerin bardaklara işeyipbu şekilde fırlattıkları söyleniyor. Dikkatli ol. Kafana çiş bombası yiyebilirsin.
  • Bir diğer dikkatli olman gereken konu da cep telefonu, cüzdan gibi yanında taşıman gereken değerli eşyaların. Ben cep telefonumu kalabalıkta çaldırdım / kaybettim ve bu festivallerde çok sık rastlanan bir durummuş. 
  • Mod: Herkes çok mutlu. Herkes eğlenmeye gelmiş. İnsanlar birbiriyle konuşuyor, sohbet ediyor, gülümsüyor. İnanılmaz kalabalığa rağmen tek bir kavga bile çıkmıyor. 
festivalkizlari
  • Herkes birbirini omzuna alıyor. Benim gibi kısa biriysen muhtemelen sana da hiç tanımadığın biri gelip ‘sahneyi daha iyi görmek ister misin, seni omzuma alayım mı?’ diyecek. Kötü niyet yok. 
  • İngiliz izleyicisi muhteşem. İki konser arasında çalınan şarkılara bile herkes eşlik ediyor. Yağmura çamura kimse aldırış etmiyor. Bir anlık bile olsa kaşlarını çatarsan ‘smile gorgeous’ diye lafı yiyebilirsin. İzleyiciler kadar sanatçılar da Reading’in bir parçası oldukları için çok mutlular ve çok iyi performanslar sergiliyorlar.
  • Önümüzdeki sene Reading’e gitmeye karar verdiysen çok yürüyecek çok yorulacak ama harika bir haftasonu geçireceksin. Şimdiden iyi eğlenceler dilerim.
anasahne

Festivalin kısa tarihçesi:

  • Reading, Londra’nın 66km batısında İngiltere’nin şehir statüsü taşımayan en büyük kentsel yerleşimlerden biri. Reading Festivali’nin geçmişi 1961 yılına dayanıyor. 1961’den 1971’e kadar National Jazz Festival adıyla organize edilen festival, 1971’den itibaren 84-85 yılları dışında günümüze dek her yıl Ağustos ayında Bank Holiday haftasonunda Richfield Avenue’daki alanda yapılıyor. 1991’den bu yana Reading Festivali aynı line up ile aynı haftasonu (örneğin Reading’de Cuma çıkan grup Leeds’de Cumartesi çıkacak şekilde) Leeds’de de Leeds Festivali adıyla düzenleniyor.
  • Festival 70’lerden bu yana dönem dönem farklı janr ağırlıklı line-up’lara yer veriliyor. Progresiv rock, blues, heavy metal, punk ve 2000’lerden itibaren de indie ve hatta bazen hip-hop türünde sanatçılar Reading ve Leeds festivalinde sahne alıyorlar. Son 10 yılda Reading’de Headliner olmuş gruplar arasında The Cure, Kasabian, My Chemical Romance, Arcade Fire, Blink-182, Kings of Leon, Arctic Monkeys, Radiohead, Rage Against The Machine, The Killers, Razorlight, Franz Ferdinand, Muse, Pearl Jam, Pixies, Iron Maiden, The White Stripes, Green Day, Linkin Park, The Strokes, Foo Fighters, Guns N’ Roses, Travis, Eminem, Oasis, Pulp, Stereophonics, The Charlatans, Blur, Beastie Boys, Garbage, Suede, Manic Street Preachers, Metallica, The Prodigy, The Stone Roses, Smashing Pumpkins, Björk, Cypress Hill, Red Hot Chili Peppers, Nirvana ve Public Enemy gibi gruplar var.
Reading-Festival-2012-line-up

Son söz: şu festivalde radiohead, m83, foals, the xx, the strokes, hot chip, twin shadow, warpaint, bat for lashes, blonde redhead, lykke li de olsaydı, beni ölünce reading’e gömün diye vasiyet yazardım. seneye coachella ve glastonbury planları yapıyorum. reading’e 2014’de tekrar gitmeyi umuyorum.

eksen on fair

eksen on fair

Nasıl anlatsam, nerden başlasam derler ya hani… Öyle bir yazı olacak bu da. Tuvaletlerin temizliğinden mi, koca festivalde tek bir kavganın bile çıkmamasından mı, yoksa dinlediğim şahane gruplardan bahsederek mi...

eksen

pitchfork music festival paris

pitchfork music festival paris

Nasıl anlatsam, nerden başlasam derler ya hani… Öyle bir yazı olacak bu da. Tuvaletlerin temizliğinden mi, koca festivalde tek bir kavganın bile çıkmamasından mı, yoksa dinlediğim şahane gruplardan bahsederek mi...

sahne

YORUMLAR

Şu an hiç yorum yok.

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir