sahne

M83, Grizzly Bear, Animal Collective, Twin Shadow, Robyn, James Blake ve 40‘dan fazla grup. Line-up’ı görünce bana bi hal geldi. Gözümü açtığımda Paris’teydim. 1-3 Kasım’da ‘Işıklar Şehri’nde gerçekleşen Amerika’nın Fransa çıkartması, Avrupa’nın en büyük hipster toplaşması notlarından buyurmaz mıydınız?

Önce Pitchfork Paris üzerine seneye de işinize yarayabilecek kısa kısa faydalı bilgiler, ardından 2012 line-up’ı hakkında yorumlar ve dikkat çeken yeni gruplar. Afiyet bal şeker olsun.

cupcakesarap2

*Pitchfork Music Festival Paris, Chicago menşeli internet müzik yayını Pitchfork’un Paris’teki 2. festival girişimi. Geçen sene Bon Iver, Aphex Twin, Four Tet, Erol Alkan, Wild Beasts, Lykke Li gibi isimlerin sahne aldığı parizyen festival 2 gün sürmüştü. Bu seneki 3 gün.

*Toplam 3 günde 40‘dan fazla grubun sahne aldığı Pitchfork Müzik Festivali’nin günlük biletleri 50, iki günlük biletleri 90, 3 günlük biletleri ise 130 Euro.

*Line-up’da geneli Amerikalı (bu nedenle Avrupa’da çok da sık dinleyemediğimiz) 40’ın üzerinde grup var.

 lineup

*Belirgin bir müzik tarzı yok. Rock da var, pop da, dj’ler de… Ama trend electronic’e doğru gidiyor diyebilirim. Özellikle Daft Punk, Justice gibi grupların ana vatanı Fransa’nın elektronik sahnesi çok iyi olduğundan line-up’ta bolca DJ vardı.

*Şehrin biraz kuzeyinde 19.yy’a ait Fransız tarzı cam ve çelik konstrüksiyon kapalı bir konser alanı Grande Halle de la Villette. İçinde konser mekanları bulunan Parc de la Villette kültürel kompleksinde yer alıyor.

pitchfork

*Çadırlı olmadığı, kış vakti kapalı bir alanda yapıldığı için ilk başta kafamdaki algısı çok da ‘festival’ gibi değildi ama aslında en az Reading kadar yorucu ve dolu geçti. 3 günde 40‘dan fazla grubu canlı dinledim.

*Bu arada festival bağışıklığı gibi bir şey kazanmışım sanırım, 3 günlük festivalin ilk iki günü hiç tuvalete bile gitmedim. Üçüncü gün gittiğimde de gayet temiz tuvaletlerle karşılaştım. İçeridekiler normal tesisatlı tuvaletlerdi, biraz sıra vardı önlerinde, dışarda toi-rent’ler de vardı.

*Pitchfork’un en iyi yanı hiçbir zaman iki farklı müziğin çakışmaması. Birinde müzik yapılırken diğerinde bir sonraki grubun setup’ının hazırlandığı karşılıklı iki sahne olması yeni müzikler keşfetmek adına süper bir durum. Böylelikle insan iki grup arasından bildiğini tercih etmiyor. O an sahnede ne varsa onu izliyor.

avlu1

*İki grup arasında seçim yapmak, ışınlanmak ya da mitoz bölünmeyi istemek zorunda kalmamak güzeldi. İçerde yemek-içki satmak için konulmuş bir kural gibi geldiği için festivale girip çıkış yapmanın yasak olması ilk başta saçma gelse de onun bile artıları oldu. Sevdiğin bir grubu dinlemek için erkenden gelip dışarı çıkamadığın için diğer grupları beklerken ismini duymadığın ya da ismini duyup hiç canlı dinlemediğin sanatçıları da izlemek ‘zorunda’ kalmak bu festivalde bana çok şey kattı. Müzik olarak gerçekten ufkumu açtı.

*Grande Halle kapalı bir mekan olsa da çok büyük ve yüksek tavanlı olduğu için soğuk. Vestiyer de vardı ama genelde herkes montlarıylaydı.

*Ulaşım metro ve otobüsle sağlanıyor. Ligne 5 üzerindeki Porte De Pantin durağı hemen Parc de la Villette’te yer alıyor. Bisikletle gelmek isteyenler için de bolca park yeri mevcut.

portedepantin

*Festivale gitmek kolay ama festivalden dönmek biraz zor. Perşembe gecesi festival 1:30’da bitti ve metro olmadığı için çıkış one love sonrası santral çıkışını andırıyordu. Taksiler yolcu almıyor, otobüslerde insanlık dramı yaşanıyordu. Ben de uzun süre trafiğin tersi yöne yürüyüp yardımsever iki Fransız kızla beraber taksiye bindim.

*Cuma gecesi festival yine 1:30’da bittiği ve haftasonu olduğu için metro vardı. Metro gişesinde epey kuyruk olsa da sorunsuz bir şekilde eve dönebildim.

grandeville

*Cumartesi gecesi festival sabah 6’ya kadar devam etti. Herkes farklı farklı saatlerde çıktığı için örneğin biz 4’de çıkarken inanılmaz bir yoğunluk yoktu. Ama metro da yoktu. Otobüse binip eve döndük.

*Festival’de Parisli bağımsız tasarımcıların tezgah açtığı Le Super Market ve Londra’nın en ünlü plak dükkanı Rough Trade’in pop-up mağazası da vardı ki kahramanımız parasının üç bölü ikisini fiyatları euro kuruna rağmen oldukça uygun olan müzik cd’lerine ve grup t-shirt’lerine harcadı.

*Official merchandise oldukça iyiydi. Hem sahne alan grupların hem de Pitchfork Paris’in t-shirt’leri çok güzel ve her yerde olduğu gibi burada da 20‘şer Euro idi. Bez çantalar da 10 Euro. (Hepsinin markası American Apparel)

*İçerde yemek ve içki almak için önceden gidip tanesi 2 Euro olan jetonlardan almak gerekiyor. Jetonlar ikiye de bölünebiliyor. Güzel uygulama. Food Court dışarda ama çok soğuk değildi, öyle çok sıra da yoktu.

foodcourt

*Yemek olarak patates kızartması, hamburger, Fransız unlu mamülleri (kiş, croissant, pain au chocolate, cupcake…) vejeteryan yemekleri vardı. Fiyatlar bir festivale göre fena değildi. Patates kızartması 2, şarap 4 jeton.

*Muhtemelen sarımsaklı bir şey satılıyordu ki (taco olduğunu tahmin ediyorum) Allah muhafaza seneye satmasınlar, konserlerde yanınıza mutlaka ağzı sarımsak kokan birileri düşüyor, nefes almak haram olabiliyor.

festivalyemegi

*İçkiler çok şık Pitchfork bardaklarıyla servis ediliyordu. Üzerinde line up ve Pitchfork Paris logosu bulunan bardağın depozitosu yarım jeton ama o kadar güzel ki ben iade etmedim. Hatıra olarak aldım bir iki tane.

bardak1

*Yemek alanındaki ‘plug-in’ uygulamasına bayıldım. İsteyen i-pod’unu takıp müzik açıyor. Genelde harika şeyler çaldı ve insanlar sürekli dans ediyordu. Bir ara birileri -tabii ki- Gangnam Style açtı. Dansları yapıldı, gülündü eğlenildi. Genelde çok güzel şeyler çaldı ama. i-pod’umda şöyle Ankaralı Turgut falan olsa takıp iki göbek attırayım dedim Fransızlara, olmadı.

plugin

*Festivale her gün erkenden gidip mümkün olduğunca her şeyi dinlemeye çalıştım. Cuma günü Paris’e o sabah gelip içerde çok üşüdüğümden akşama doğru ateşim çıktı. Günün headliner’ı mutlaka canlı dinlemek istediğim M83 olduğu için festivali bırakıp eve dönmeye kıyamadım. Biraz dinlenmek için oturmaya karar verdim. Oturacak yerler olması dışında başka hiçbir özelliği olmayan VIP bölümünde 3 Alman arkadaş edindim. Paris’e M83 dinlemek için gelmişler ama saatini bilmedikleri için biraz erken gelmişler. Konser saatini onlarla muhabbet ederek bekledim. İyice ateşim yükseldiğinde sanki içlerinden birinin kız kardeşiymişim gibi, bana o kadar iyi baktılar ki… Onlar ve çıkışta beni taksilerine alan 2 Fransız kız olmasa ne olurdum bilmiyorum.

 

Gelelim müziğe:

1 Kasım Perşembe

5:00 How To Dress Well

Festivalin ilk aktıydı. Çok yetenekli harika sesli genç bir arkadaşımız. Yavaş şarkılarında sesiyle hava atıyor. Dans ettiren şarkıları da var. Hatta bir ara mikrofonsuz söyledi. Konser boyunca arkadaki görüntülere bakıyorsunuz di mi? Görebiliyor musunuz? Işıkları kıstıralım mı şeklinde takıldı. Onlara da özenmiş belli. Yolu açık olsun.

01how to dress well 2

5:40 AlunaGeorge

Göbeği açık bir bluz, dar bir pantolon, bolca glam… Azelia Banks jenerasyonundan genç siyahi bir ablamız AlunaGeorge. Festivale yeni gelmiş bulunduğumdan çok ilgi gösteremedim. Gidip DIIV’ın soundcheck’ini izledim. Ne yapayım ben de böyleyim.

6:25 DIIV

Sırf Doused şarkısının güzelliğinden New York’lu rock topluluğu DIIV’ı en önden izlemek istedim. Soundchecklerine de denk geldim. Biraz mutsuz, biz niye burdayız ki lan havasındaydılar. Paspallığın kitabı üzerinde çalıştıklarından olabilir. Sahneyle etkileşimlerinin azlığınıysa grubun genelinde öne çıkan bir saç durumuna bağlıyorum. Saçlarını dış dünyayla aralarına çektikleri bir perde olarak kullanan dörtlü birbirine benzeyen bestelerini oldukça gaz bir şekilde çaldı. Bol çığlıklı konser oldu, fena değildi.

02DIIV

7:05 Factory Floor

Bu noktadan itibaren üşümeye titremeye başladığım için tempomu düşürdüm. Konserleri arkalardan takip etmeye başladım. Factory Floor’la ilgili en dikkatimi çeken detay arkadaki görsellerin çok güzel olmasıydı.

7:55 Japandroids

Durumum kötüye gidiyor. Ateşim var. Bırakın arkadan izlemeyi bana bir titreme geldi, ayakta duramıyorum. Çıktım VIP’ye koltuklara oturdum (başka da bir şey yok zaten VIP’de) Bu sırada 3 tane de arkadaş edindim. Sohbete daldık. Japandroids oldukça sert geliyordu kulağa. Sahne önünde olsam çok farklı yorumlar yapardım eminim.

8:40 François & The Atlas Mountain

Alman arkadaşlarımla sohbet ederken acı çekmeye başladım. Onlar M83 izlemek için, kapı açılışını dikkate alıp biraz erken gelmişler:) İnsan hayranı olduğu gruba saat 4’ü yakıştırır mı demedim, diyemedim. 4 saattir burdalar ve daha bir 4 saatleri daha var. Onları bu duruma sürükleyen arkadaşlarını suçluyorlar ama Mark’ın savunması çok net: Erken gelmesek Elif’le tanışamazdık. Sohbetlerine doyum yok. Ben bir inip sahnede ne olup bitiyor bakacağım diyorum. François & The Atlas Mountain etnik etnik takılıyor, Fransız seyircisine de hakimler. Tabii ki pek duramıyorum. Yukarı çıkıp koltuklarda oturmak yerine yatıyorum bu sefer.

03françois

10:20 Sebastien Tellier

Alman arkadaşlarım üzerime mont örtmüşler ben uyurken. Boğazıma iyi gelsin diye bana sıcak kahve getirmişler. M83’ye kadar düzelmen lazım diyorlar. Sebastien Tellier’yi de VIP’den, yerimden kalkmadan dinliyorum. La Ritournelle’de sahne önünde çığlık atıyor olmak isterdim ama… Zaten Fransız seyircisine hakim Sebastien. Oldukça güzel konser oluyor, duyduğum kadarıyla.

11:25 James Blake

İnat ettim gitmiyorum, çok az kaldı. Sırf James Blake konseri için bile gelebileceğim Pitchfork’da baygınlıkla sürünmek arası bir yerlerdeyim, sahne önünde değil. Uykuya dalıp uyanıyorum, ateş kafası enteresan. Şöyle uzaktan bile göremedim James’i, sesini duydum, yetmedi.

12:20 M83

Saat 7‘de ateşim çıktığından beri bu an için bekledim. Saati şaşırıp erken gelen Alman arkadaşlarımla birlikte ses masasının önüne sahneyi tam karşıdan gören bir yere geçtik. Ben ses masasının önündeki metal seperatörlere çıktım, düşmeyeyim diye tuttular beni. Bu konser için Fransız contemporary theatrical collective Le Balcon ile işbirliği yapan M83 tam karşımda. Görseller, ses, ışıklar muhteşem. Biraz yukardayım ya, herkesin ellerini görüyorum. Süper bir manzara. İyi ki beklemişim bu saate kadar diyorum. Halim yok ama bir 40 dakika dinliyorum M83’yi.

04m83

Midnight City de çaldıktan sonra taksi bulmak için çıkıyorum ama çıkış korkunç. Ne metro, ne taksi, otobüse bu halde binmem mümkün değil, herkes birbirini ittiriyor. Taksiler almıyor. trafiğin tersi yöne yürüyorum, titreyerek, düşüp bayılmama çok az var. Artık yol bitince bir taksi duruyor iki fransız kız biniyor. Diğer kapıyı açıp resmen yalvarıyorum beni de alın diye. Aynı yere gitmiyoruz ama gel diyorlar. Siz inince ben devam ederim bu taksiyle diyorum. Janti bir jestle ilk önce beni bırakıyor yardımsever Fransız kızlar. Almanya ve Fransa ortaklığıyla konserimi izleyip sağ salim evime dönüyorum. Yarına iyileşmem lazım.

2 KASIM cuma

6:25 jessie ware

Dünkü hastalığın etkilerini yeni atıyorum üstümden. Outfit ve Ratking’e yetişemedim. Bugünün ilk konseri Jessie Ware benim için. Çok tatlı, çok mutlu, çok yetenekli, çok… çok sevdim Jessie Ware’i. Klasik güzellik normlarına takılmadan geniş kalçalarına rağmen giydiği yüksek belli kadife pantolonu, aşağı doğru çektiği eyeliner’ı, topuzu ile kendine has bir sahne duruşu var. Sesi muhteşem, şarkıları da oldukça güzel. Londralılar bu işi biliyor. Oturmaya mı geldik, dans ediyoruz piçforkçana.

01jessieware

7:00 wild nothing

Bu festivalin en güzel yanı her saatte güzel ve farklı bir şeyler dinliyor olmak. Wild Nothing’in The Cure’a benzettiğim sound’u şu ana kadar festivalin genelinde dinlediklerimden farklı. Wild Nothing ile tanışmam bu konser vesilesiye oldu ve çok sevdim. Oldukça iyiler. Hep DJ olmaz ki canım biraz da gitar iyi geldi. Öyle çok wild olmasa da, rock’ın boynu bükük kalmamış oldu.

02wildnothings

7:45 the tallest man on earth

Wild Nothing sonrası maaşımın bir bölümünü teslim etmek üzere Rough Trade’e göz attım. Birazdan sahne alacak olan The Tallest Man On Earth’ün t-shirt’leri, CD kapakları, posterleri muhteşem. Ama müziği hiç benim tarzım değil. Sahnede elinde gitarı tek başına serenad yapar modda şarkıları da biraz mıy mıy olan adamları sesleri ne kadar güzel olursa olsun sevemedim, sevemiyorum.  Hayranı çok olmalı ki sahne önü oldukça dolu. James Blunt, Damien Rice ekolünden öyle söyledikleri kadar da uzun olmayan The Tallest Man On Earth’e kariyerinde başarılar diliyor, insanların i-pod’larını takarak kendi müziklerini çaldıkları yemek alanına doğru ilerliyorum.

03tallestman2

8:40 the walkmen

Bugün iyi ki evde kalmadım dedirten konserlerden biri de The Walkmen’inki oluyor. Takım elbiseli oldukça şık ve yakışıklı bir beyefendi, opera bile söyleyebilecek bir sesle sahnede. Bankadaki mesaisinden çıkıp gelmiş gibi gözükse de cayır cayır rock yapıyor. Gitar tonlarından mıdır bilmem Real Estate’i andırıyor bana bazı şarkılar. Genel olarak sevdim yani.

04walkman

9:30 chromatics

İyi ki evden çıkmışım dedirten bir konser daha sayın seyirciler. Chromatics de muhteşem. Kendiliğinden Trentemoller remixlemiş gibi olan şarkıları çok seviyorum ben. Chromatics’in şarkıları da bu yönde seyrediyor. Abla eline gitarı olunca alabildiğine seksi, synth’in başında da harikalar yaratıyor, sesi ve yorumu da çok iyi, daha ne olsun. Fransızlar dans etmeyi, elektronik müziği seviyor. Sahnede olup bitenden de memnunlar.

05chromatics

10:20 robyn

Robyn söylemesi ayıptır yılların ablası. Çok da severim. Canlı izlemek de bir başka güzelmiş. Şarkılarının tek bir ortak paydası var, ünlü düşünür Lykke Li ve Napolyon’un da dediği gibi: dans, dans, dans. Siz benim gibi İsveçli bir kızın şarkılarını bu kadar bilir miydiniz diyor Dancing On My Own ve Call Your Girlfriends’de ona eşlik eden kızlar korosuna, burdaki popülaritesine şaşırmış gibi yapıyor. Tevazudan hep bunlar. Benim favorilerimden Röyksopp’la ortak çalışması The Girl and the Robot ve With Every Heartbeat’te coşuyorum. Gonna love you like i’ve never been hurt before diye zıplıyoruz, Indestructable jenerasyonumuzun alternatif I’ll survive’ı olabilir, neden olmasın.

06robyn

11:25 fuck buttons

Arkalarında dev bir disko topu, sahne arkasından gelen ışıkların etkisiyle ameliyat masası başında Frankenstein’a can vermeye çalışıyormuş gibi görünen iki adam. Buraya kadar oldukça cool. Üstelik onları Justice’e benzetmemin sebebi yine Fransız bir elektro ikilisi olmaları değil, yaptıkları müzik ve sahne şovlarında da öyle bir hava var. Sahne önünde pogo yapanlara hiç ama hiç anlam veremesem de müziği çok beğendim, Fuck Buttons’ı takdir ettim.

07fuckbuttons

12:20 animal collective

Gecenin headliner’ının son derece ihtişamlı sahnesi kurulurken bile heyecanlandım. Konser esnasında bir de yanıp sönerek süper bir ambiyans yarattı dev dişler ve kuyruk. Tam karşıdan bakınca gerçekten muhteşem ama konser sırasında çok önlerdeyseniz grup elemanları dekorun arkasında kaldığı için onları göremiyorsunuz, bir garip oluyor. O yüzden Animal Collective’i bir süre önde dinledikten sonra arkaya sahnenin tam karşısına bir yere geçtim. Konseriyse yarısına kadar dinledim. Yorgun olduğum için çok kafam kaldırmadı Animal Collective sound’unu itiraf edeyim. Bu yüzden en sevdiklerimden Rosie Oh da bittikten sonra sonuna kadar kalmasam da olur dedim ve dünkü taksi bulma çilesine kalmamak için son metroya yetişmek üzere alandan çıktım. Metronun girişi İNANILMAZ kalabalıktı ama en azından eve dönecek bir şey var diye şükrettim.

08animalcollective

3 KASIM Cumartesi

Bugün festivalin son günü ve Cumartesi olduğu için katılım çok olacak. Zaten bir süredir tek günlük Cumartesi biletleri sold-out’tu. Metro çıkışında elinde ‘cherche 1 place’ yazan kartonlar tutan insanlar vardı, bilet arıyorlardı. Hatta ilk defa kapıda seyyar yemekçiler vardı. Ali Sami Yen önü gibi biraz. Kısaca bugün hergünkünden kalabalık olacak belli. İnsanlar haklı, bugünün line-up’ı döver.

5:35 cloud nothings

Bugün izlediğim ilk grup Ohio’lu Cloud Nothings dünkü elektronik ağırlıklı line-up’tan sonra bi iyi geldi ne yalan söyleyeyim. Elektronik sevmiyor değilim, hastasıyım lakin insan gitarı da özlüyor. Yardırdılar, kalbimi kazandılar. Aferin çocuklar.

01cloudnothings

6:25 purity ring

İki farklı sahne olmasının avantajı her grubun bu sahneleri tam istediği gibi kullanması sanırım. Purity Ring de koza şeklinde ışıklardan oluşan harika bir dekorun önünde sahne aldı. Dekor demek eksik kaçar aslında çünkü Corrin’in kullandığı enteresan vurmalı çalgı da, Megan’ın arada dramatik bir şekilde vurduğu davul da temas edildiğinde yanıp sönüyordu. Müzik ve dekorun bu kadar iç içe olmasının kattığı görsel etkinin içi boş değil çünkü şarkılar da harika. Megan’ın kendine has aksanının ve vokalinin hastasıyım. Bir ara sesi kesildi kızcağızın, Türkiye’de olsa kesin ezan okunuyor ondan kıstılar derdim, sonra mikrofonunu değiştirdiler düzeldi neyse ki. Kanadalı elektro pop ikilisi Purity Ring bugünün harika geçeceğinin ilk sinyali oldu benim için.

02purityring

7:05 twin shadow

Twin Shadow’um, Black Morrissey’im için Purity Ring’in sonlarına doğru çıkıp diğer sahne önüne kuruldum. Soundcheck’i de izledim ve böylelikle en öndeydim. <3 <3 <3 kalp kalp kalp. Five Second tarzı tempolu şarkılardansa Run My Heart tarzı romantikli, slow şarkılarını daha iyi çaldı Twin Shadow bence. Konserin ortalarında üzerindeki spor deri ceketi çıkardığında içindeki transparan bluz ile gönülleri de dağladı. Kendi soyunduğu yetmedi bir de seyircilerden t-shirt, bluz ne varsa çıkarıp havada sallamalarını istedi. Yaptık tabii, kırmadık George’u, çıkardık salladık t-shirt’leri. Hava soğuk diye benim gömleğimin içinde kat kat bluzlar vardı, groupie’liğime yakışmadı ama südyenle kalan ablalar yok değildi. Güzel konser oldu. Aksini beklemiyordum zaten.

03twinshadow3

8:00 liars

Liars’ın ismini çok duydum ama burada ilk kez dinledim ve aklımı aldı. Evet itiraf ediyorum, zaten azıcık aklım vardı onu da Liars’a verdim. Böyle bir müzik ve sahne şovu sergilemek için hangi uyuşturucu kafasında olduklarını merak etmekten kendimi alamadım. Sizi neredeyse hipnotize eden görseller, frontman Angus Andrew’un ‘saçma sapan’ ama bir yandan da doğal dansları ve yer yer çığlıklarla süslenmiş vokali… Bir yandan sahnede olan biteni anlamlandırmaya çalışırken bir yandan çevremde sevişen insan sayısındaki artışı gözlemledim. Liars sahnede seksi bir şey icra ediyor, hem electronic, biraz punk, çokça rock, hardcore, üstelik çok deneysel. Yeni seks müziğimi bulmuş olabilir miydim? Brutal, hard core, biraz da techno sıfatlarıyla tanımlayabileceğim bu müzik fena halde kışkırtıcı orası kesin. Değişiklik iyi geldi. Sevdim mi? Kesinlikle.

04liars3

8:55 death grips

Liars’la alınmış aklımdan kalan kırıntıları da Death Grips’e kurban verdim. Sahnede karanlık ritmler üzerine saldırgan vokaller yapan, kan ter içinde üstsüz dans eden bol sakallı siyahi bir vokal. Experimental hip-hop at its best! Set süreleri olan 45 dakika boyunca devam ettirdiği bu performans sırasında MC Ride’ın nasıl kalp krizi geçirmediğini hayretle izledim. Canlı davul, vokal ve keyboard’dan oluşan grubun bu denli çarpıcı olmasında en az sahnedekiler kadar payı olan sesçiyi unutmamak lazım. Ses masasının hemen yan tarafında olduğum için mikrofonu gelişigüzel kısıp açtığına şahit oldum. Bu kesinlikle vokalin vuruculuğunu artıran etkilerden biriydi bence. Canlı dinlenmesi gereken bir grupmuş Death Grips. Yine ufkumu açtın Pitchfork efendi.

05deathgrips

10:00 breton

Festival öncesi Local Natives, alt-J gibi ‘canım’ gruplara yaptıkları remix’leriyle, festivalde performansları öncesinde de Rough Trade’de satılan t-shirt’lerin üzerindeki artwork’leriyle kalbimi çalan Breton canlı olarak sahnede de oldukça iyiydi. Orijinal meslekleri video ve ses tasarımı olan Londralı dörtlünün şarkılarındaki gitar tonlarını Foals’a benzettim biraz. Hatta genel izlenimim Breton = Foals electronic / dub remix şeklinde oldu. İyiydi, hoştu Breton. Canlı çalsınlar ama bretonLabs adı altında yaptıkları remixleri de ihmal etmesinler.

06breton

11:05 grizzly bear

<3<3<3 İstanbul-Paris uçak biletini almamda en büyük etkisi olan grup Grizzly Bear diyebilirim. Zaten frontman Ed Droste’u bir süredir Instagram’dan sapık gibi takip ettiğimden ayrı bir sevgi besliyorum kendisine. Bir de en sevdiğim grubun en sevdiği grup olmaları gibi bir durum da var; bkz. Readiohead’in Amerika turnesi sırasında gitarist Johnny Greenwood’un açılışı yapan Grizzly Bear’in en sevdiği grup olduğunu söylemesi.

Son albümleri Shields ile boşa çıkarmadıkları beklentileri, grubun baslarından sorumlu ve aynı zamanda prodüktör olan Chris’in mobil stüdyosu sayesinde farklı lokasyonda farklı kafalarda kaydettikleri muhteşem Veckatimest albümleri ile yükseltmişlerdi zaten 6 sene öncesinde. Onlarca farklı geleneksel ve elektronik enstrümanın bir arada kullanılması, bazı şarkıları dönüşümlü, bazılarını ise beraber söyleyen iki ana vokalistin muhteşem geri vokallerle de desteklenmesi sonucu genel olarak vokal armonileri sebebiyle Beatles izliyormuşçasına tüylerim diken diken izledim Grizzly Bear’i. Işıklar, sahnenin arkasında yükselip alçalan denizanası görünümündeki fenerler bu etkiyi görsel olarak da destekledi. Çok ama çok güzeldi. Zamanımızın en iyilerinden Grizzly Bear. Kısacası kalkıp İstanbul’dan gelmeme sonuna kadar değdi. <3 <3 <3

07grizzlybear4

07grizzlybear

12:25 disclosure

Birleşik Krallıklı garage-house ikilisi Disclosure Grande Halle de la Villette’i dev bir gece kulübüne çevirdi. Çok dans ettik. Çok iyiydi. Çok sevdim. Söyleyeceklerim bu kadar.

08disclosure

1:15 totally enormous extinct dinosaurs

Sanırım en iddialı sahne şovu, en görkemli ışıklar ve dekorasyon TEED’e aitti. Kalabalık bir grupmuş algısı yaratsa da İngiliz prodüktör ve DJ Orlando Higginbottom’ın sahne ismi Totally Enormous Extinct Dinosaurs. Kostümleri, şapkaları, sahneye çıkardığı vokalistleri, dansçıları, herkesin çılgınca dans ettiği anlardaki konfeti yağmurları, kendi söylediği şarkıları, canlı mixleri kısacası muhteşem performansıyla Pitchfork’un en iyilerindendi. Karnaval gibiydi ortam. Çok dans ettik, büyülendik.

09teed

09teed2

2:00 rustie

Rustie’yi bu sene İstanbul’da dinlemiş, kendisinin iyi bir DJ olduğuna kanaat etmiştik. Gözümüzde oluşturduğu imajı yıkmadı yine iyi dans ettirdi iyi çaldı Rustie. Tarzlar arasında uçtu, hepsinin ortak noktası seksi beat’lerdi. Parislileri, o an her ne yapıyorlarsa işi gücü bıraktırıp dans ettirme gücüne sahip Kanye ve Jay-Z’nin Niggaz in Paris’ini de çaldı mesela. Bir düşürdü bir yükseltti tempoyu. Performansı biterken onu bir daha nerede dinleriz acaba diye düşünür şekilde bıraktı.

10rustie

10rustie2

3:30 siman mobile dısco

Simian Mobile Disco, hem de live, tabii ki harika, saat 4:00’e geliyor, hiç böyle olacağını beklemiyordum ama Reading’den daha hardcore bir deneyim oldu benim için Pitchfork. Sahneye çıkışları oldukça görkemliydi SMD’nun, sahnede ise oldukça basit bir setup’ın önündeler, bize bakmayın da dans edin dercesine. Zaten kapanıyorlardı artık, zorlamadım ben de göz kapaklarımı, yer çekimine boyun eğdiler, ben de müziğe teslim oldum. O kadar iyi ki gidemiyorum, bir rüyada dans ediyor gibiyim. Saat 5’e 10 kala Julio Bashmore vardı ama bir başka bahara diyip Simian Mobile Disco sonrası Pitchfork’a veda ettik. Uzun süren gece, herkesin farklı farklı saatlerde çıkması sebebiyle otobüse binmekte zorlanmadık, bir 20 dakika sonra evdeydik.

Yorucu ama güzel geçti kısaca Pitchfork Paris. Seneye yine gider miyim? Line-up böyle dolu dolu olursa kesinlikle evet. Festivalden videolar için Youtube’daki Pitchfork Music Festival Paris 2012 adlı oynatma listeme göz atabilirsiniz:

 

READING 2012

READING 2012

M83, Grizzly Bear, Animal Collective, Twin Shadow, Robyn, James Blake ve 40‘dan fazla grup. Line-up’ı görünce bana bi hal geldi. Gözümü açtığımda Paris’teydim. 1-3 Kasım’da ‘Işıklar Şehri’nde gerçekleşen Amerika’nın Fransa...

festivalkizlari

SXSW hakkında bilmeniz gerekenler

SXSW hakkında bilmeniz gerekenler

M83, Grizzly Bear, Animal Collective, Twin Shadow, Robyn, James Blake ve 40‘dan fazla grup. Line-up’ı görünce bana bi hal geldi. Gözümü açtığımda Paris’teydim. 1-3 Kasım’da ‘Işıklar Şehri’nde gerçekleşen Amerika’nın Fransa...

austinguzelduvar

YORUMLAR

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir