2012-08-20-1716

Gün 1: merhaba londra

Piccadily Circus, China Town, Soho, Shoreditch High Street

17 Ağustos 2012 Cuma

Sabah köprü geçme derdi olmadan, Sabiha Gökçen’den Londra uçağına bindim. Almanların ‘sebstverwirklichung’ dedikleri şu ‘kendini gerçekleştirme’ meselesine en çok seyahat ederken yaklaşıyorum ben. Tam şu an hayatımı çok seviyorum. Bekle beni Londra ben geliyorum. Yaklaşık 4 saatlik bir uçuştan sonra Londra Stansted Havaalanı’ndayım. Duygu’nun evine gitmek için normalde buradan trene binmem lazım. Ama trenlerde henüz alışkın olmadığım İngiliz aksanı sebebiyle ne olduğunu tam da anlamadığım bir problem var. Bu nedenle otobüse binmemi öneriyorlar. Biraz daha uzun sürecekmiş. Kaderime razı olup otobüse biniyorum.

londra

Bavul yaparken Duygu’nun ‘İstanbul’da kasım ortası gibi düşün, hava soğuk’ dediği Londra bana sürpriz yapmış, beni günlük güneşlik bir yaz günüyle karşılamaya karar vermiş. Radiohead, The Beatles, Kasabian, Arctic Monkeys, Foals, The Vaccines gibi grupların memleketine ayak bastığım için havalarda uçuyorum zaten. Bir de böyle güzel bir havayla karşılıyor İngiltere beni. Tren yerine bindiğim otobüste wireless var ve muavin çok eğlenceli. Sweetheart diyor bana, buralarda normal ama benim ilk seferim! Kırmızı otobüs ve telefon kulübeleri, retro siyah taksileri her gördüğümde heyecanlandığım bir saatlik otobüs yolculuğundan sonra Duygu Victoria Coach Station’dan alıyor beni! GELDİM YA GELDİM! Çok mutluyum.

 bigbenlondoneye

Bavulları bıraktıktan sonra karnımızı doyurmak üzere evden çıkıyoruz. Duygu’nun evi o kadar merkezi bir yerde (Westminster) ki Picadilly Circus yakınlarındaki Busaba Eathai’ye varana kadar London Eye, Big Ben, Westminster Palace, Trafalgar Square gibi görülecek yerlerin neredeyse hepsinin önünden geçiyoruz otobüsle. Busaba Eathai muazzam bir Thai restoranı. Londra’da bir sürü şubesi varmış. Pad Thai Wok Noodle, Morning Glory, Jasmine Rice ve Thai Calamari o kadar lezzetli ki diyeti o an orada bozuyorum.

busaba

Soho‘da turluyoruz biraz. China Town‘dan ve erotik shop’ların önünden geçiyoruz. Bir akşamüzeri içkisi için Oxford Street’teki Market Place Bar‘a gitmek istiyoruz. Cuma iş çıkışı ve inanılmaz güzel hava da eklenince Bar’ın önündeki masalarda oturacak yer kalmamış. Her yer cıvıl cıvıl. Olimpiyatlar yeni bitmiş ama menülerde hala olimpiyatlara özel seçenekler var. Biz de olimpiyatlara özel bu birer kokteyl alıp barın önünde ayakta havanın tadını çıkarıyoruz.

kokteyl

Henüz her şey çok yeni benim için, trafiğin yönü, arabalar, sokak lambaları. (Hoş trafiğin yönüne son gün bile alışamamış olacağım, nasıl bana göre ters yönden gelen bir otobüs tarafından ezilmedim bilmiyorum) Oxford Circus ve Regent Street‘te dolandıktan sonra bir sonraki durağımız Shoreditch / High Street. Hemen metrodan çıkınca karşımıza Red Market diye bir yemek pazarı çıkıyor. Kermes gibi bir avlu. Çeşit çeşit sokak yemeğini, içkini alıp banklarda takılabiliyorsun. Ama girmek için biraz sıra beklemek gerek.

Bir dahaline diyerek insan dolu sokaklardan yürümeye devam ediyoruz. Avlusunun duvarları graffitiyle kaplı Cargo‘nun ortamı süper. Duygu sana bir sürprizim var diyip sipariş vermeye gidiyor. Geri geldiğinde elinde şu içine balık konan fanuslardan var! İçi balık değil Mojito dolu!

mojito

Müzik çok güzel ama nedense dans eden yok, daha chill takılıyor insanlar. Bahçede bir de şu Berlin usulü Photobooth’lardan var. Tabii ki birer fotoğraf çektiriyoruz. Daha ilk günden kendimizi yormamak lazım, yoldan geldim hem diyerek geceyi burada sonlandırıyoruz. Geri geleceğim Shoreditch!

cargo

Gün 2: saturday night fever

Hyde Park, Millbank, Shoreditch Highstreet, Egg

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Bir önceki gece erkenden yatınca erken kalkmak kaçınılmaz. Önümüzde koskoca bir gün var. İlk durak Hyde Park içindeki Serpentine. Burada gölde yüzen bilumum kanatlı yaratık, kanoya binen, yağmurlu memleket sakini olarak en ufak güneşte bikinisini giyip güneşlenen insan ve park manzarası eşliğinde kahvaltı ediyoruz. Hava mükemmel. Dolayısıyla Hyde Park’ta nüfus patlaması yaşanıyor. Piknik yapan, bisiklete binen de var köpeğiyle yürüyüş yapan güneşlenen de.

Knightsbridge’de gördüğümüz Topshop’ların sadece vitrinlerine bakıyoruz. Kendimi tutuyorum. Cumartesi girsek bile çıkmamız mümkün olmaz diye. Pazartesi’ye kadar sabret diyor Duygu. Zor oluyor ama dayanıyorum.

Buradan çıkıp mahallemizin Pub’ı Morpeth Arms‘a geliyoruz. Pimm’s adlı mükemmel içkiyle ilk karşılaşmam. İçi salatalık, çilek, portakal, taze nane ve buz dolu bir sürahiye Pimm’s ve soda konularak yapılan bu mükemmel içkinin yanında patates, sosis falan yiyerek güneşin tadını çıkarıyoruz. İngilizler patatesi sirkeyle yese de biz ketçaptan şaşmıyoruz. Türkiye’de pub deyice kalitesiz yemek gelir akla. Burada durum böyle değil. Yemekler leziz. Ne varsa mahalle pub’ımızda var.

pimms

Akşam için Duygu’nun arkadaşlarıyla sözleştik. Shoreditch High Street‘teki Rivington Grill Bar‘da yemek yiyeceğiz. Biz biraz erken gidip birer şampanya söylüyoruz kendimize. Keyiften ölebiliriz. Herkes gelince steak’ler, kırmızı şaraplar falan derken kallavi bir yemek yiyoruz. Hesap kişi başı 40 Pound geliyor. Yemekten sonra çok uzağa gitmemiz gerekmiyor. Bu gece takılacağımız bütün mekanlar aşağı yukarı aynı sokak üzerinde. Sokaklar insan dolu ve hava öyle sıcak ki erkekler üstsüz. Daha sonra sıcaktan kendi de bunalıp üstünü çıkaracak olan Duygu’nun arkadaşı Sait bana ‘insanların üstsüz gezmesi normal değil, bugün aşırı sıcak’ diye açıklama yapma ihtiyacı hissediyor. Valla bence sorun yok sevgili Sait. Soyunabilirsiniz. Hava sıcaklığıyla birlikte libidolar da artmış olmalı ki en az Beyoğlu’nda gezermişçesine bakış ve laf yiyorum. Öyle ahım şahım güzel bir kız da değilim hani. Londralıların tipiyim demek ki. Bilemedim.

rivingtongrill

Dün gece gittiğimiz Cargo’nun önünden geçip Dragon Bar‘a giriyoruz. Burada müzik plaktan çalınıyor. Radyocu ya da müzik yazarı olmak istiyorsan Londra’da bir bara girip shazam’ı aç yeter! Şahane çalıyor. İçerde koltuklar var. Duygu ayaklarını dinlendiriyor, ben dans ediyorum. Buradan çıkıp The Book Club, Electricity Showroom gibi mekanlara bakıyoruz. Kapanıyor çoğu. Duygu’nun arkadaşları yorgun, Best Kebab‘da döner yiyorlar. Ben çok gaz olduğumdan geceye devam etmek istiyorum.

londrabar

Saat 2. Milletin asıl gece 3’ten 4’ten sonra gittiği Egg‘in önünde biraz sıra bekledikten sonra saçma bir giriş parası ödeyerek içeri giriyoruz. Avluda hafif, içeri girince bangır bangır müzik var. Çok katlı Egg’in her katında ve odasında başka bir DJ çalıyor. Mekanın her yerinde uyuşturucuya karşı sıfır tolerans politikası uyguladıkları belirtilmiş. Tuvaletlerde bir kişinin bile zor girebileceği darlıkta ve klozet kapağı yok. Gerçekten de istesen de uyuşturucu kullanmak imkansız. Biz üst kata çıkıp biraz dans edip sonra terasta hava alıyoruz. Bu sırada bir adam gelip bileğimize VIP bileklik takıyor. Avluda özel ayrılmış bir alana girebiliyoruz bu bileklikle ama başka ne işe yaradığını gerçekten anlamıyorum. Laf olsun torba dolsun işte. En üst katta tam kendime göre bir müzik buluyorum. Buraya zorla sürüklediğim Duygu yorgun, velim gibi oturuyor. Ben kendime arkadaş edinip onlarla dans ediyorum biraz, Duygu fazla uzaklaşma kızım gözümün önünde dans et falan diye dalga geçiyor. Egg’in özelliği sabah burada kahvaltı da verilmesi. Biz o kadar kalmıyoruz ama yine de sabaha karşı çıkıp eve dönüyoruz.

Gün 3: sakin pazar

Millbank, Covent Garden

19 Ağustos 2012 Pazar

Dün gece 5’de yattık ama ben sabah 10:30’da kalkıyorum. Yatakta biraz debelendikten sonra henüz uyuyan sevgililerim Gizem ve Duygu’ya kahvaltı almak üzere evden çıkıyorum. Normalde insan kahvaltı almaya gitmeye üşenir ya ben can atıyorum. Çünkü Londra’dayım. Hala hayal gibi. Evin hemen yakınındaki Pret-A-Manger’den sandviç alıp dönüyorum. Evde çay yapıp kahvaltı ettikten sonra yürüyüşe çıkıyoruz. Hava yine süper. Vauxhall köprüsünde 2-3 tur attıktan sonra Barcleys Bank’in Cycle Hire istasyonlarından bisiklet kiralayıp biraz da bisikletle dolanıyoruz. Şahane bir pazar. Turist gibi değil burada yaşar gibi geçirdiğim için ekstra mutluyum. Yeni biten olimpiyatların etkisi tüm şehirde hissediliyor. Bir yandan da paralympics’e (engelli olimpiyatları)’na hazırlanıyor Londra. Televizyonlarda, sokaklarda sürekli reklamı var.

bisiklet

Pazar sporumuzun ardından gezmek için Covent Garden‘a gidiyoruz. Mağazalara bakıp pazarın tadını çıkarıyoruz. Londra’ya gidenlerin mutlaka uğraması gereken Belçika restoranı Belgo‘nun hem dekorasyonu enteresan hem de masaya sipariş ettiğimiz her şey leziz ötesi. Midye ve salatanın yanına birer de Duvel söylüyoruz. Brüksel seyahatimde tanıştığım Duvel çok enteresan bir şey. Normal biralara hiç benzemiyor. Öyle ki yemekten kalktıktan sonra tuvalette 15 dakika gülüyoruz.

duvel

Belgo’dan çıkıp bir başka enteresan dekorasyonlu mekana, girişi aşağı doğru daracık bir gemici merdiveni olan Frevd Bar‘a gidiyoruz. Burada da bir sürahi Pimm’s içtikten sonra çakırkeyif ve mutlu olarak evlere dağılabiliriz (üçümüz de aynı evde oturuyoruz o ayrı) Otobüs beklerken Topshop vitrininin önünde yarınki fantazilerimi haykırmaktan da geri kalmıyorum: Çok pis alışveriş yapıcam!

frevd

Gün 4:  alışveriş çılgınlığı

Oxford Street, Carnaby Street, Soho, Charing Cross Road, Covent Garden Market

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Günaydın Londra! Bugün günlerden alışveriş! Erken kalkıp Tottenham Court Road tarafındaki Cafe 26‘da kahvaltı ediyoruz. İçerde insanların laptop’larıyla oturduğu minik bi cafe burası. Biz gittiğimizde fırından tatlılar, çörekler çıkıyor. Mis gibi kokuyor. Arctic Monkeys’in şarkılarında geçen Black Treacle eski bir toz şeker markasıymış, buradaki masaların hepsinin üzerinde duran teneke kutulardan anlıyorum. Kemik çerçeveli gözlüklü hipster zencilerin takıldığı bu cafe çok tatlı. Britanya’da olmak ne güzel ya!

Karnımız doyduğuna göre kendimizi alışverişe verebiliriz. Ordular ilk hedefiniz Oxford Street, ileri! Burda yer alan Topshop inanılmaz. Türkiye’de gideceğiniz hiçbir Topshop’a benzemiyor. Şu an bir mağaza anlattığıma inanamıyorum ama burası 5 katlı DEV bir cennet. Giriş katındaki takı bölümü bile bizim en büyük Topshop’tan büyük olabilir. Yarım saat kadar kendimi burada kaybediyorum, hükümsüzüm. Giriş katında vintage çantalar, Cupcake’çi, dondurulmuş yoğurtçu makyaj ve aksesuar bölümleri var. Aşağıdaki -1 ve -2. katlarda kuaför, manikür / pedikür, solaryum, dövmeci ve piercing’ci, cafe, başka markaların ve topshop ürünlerinin satıldığı reyonlar var. Birinci ve ikinci katsa Topman’e ait. Ben burada gerçekten aklımı yitiriyordum. İçerde cafe, tuvalet falan koymaları mantıklı olmuş çünkü 2 saatten önce çıkmak mümkün değil. Bolca takı, festivalde giymek üzere Hunter bot, süper elbiseler, çantalar makyaj malzemeleri alıyorum: Forgive me Father, for I have sinned! (Günahlarımı bağışla Peder, Burdaki peder, kredi kartlarımı ödeyen)

Topshop’tan çıktıktan sonra aynı alışveriş cenneti cadde üzerindeki Urban Outfitters ve American Apparel’a bakıyoruz ama Topshop’tan sonra sönük kalıyorlar tabii. Zaten Londra’da olduğumuz için fiyatlar diğer şehirlerdekine göre çok çok pahalı. Oxford Street çılgınlığından sonra ikinci hedefimiz Carnaby Street. Gerçekten alışverişe doyduğumdan, e bir de yorgun düştüğümden mağaza bakmak yerine Cha Cha Moon‘a oturmayı tercih ediyoruz. Londra’da kötü bir restorana girmek mümkün değil sanırım. Özellikle Uzak Doğu yemekleri çok başarılı. Carnaby’de alışverişe ara verince Cha Cha Moon’da deniz mahsüllü noodle yemek de yapılacaklar arasında. Buradan kalkıp Soho’daki plakçıları geziyoruz.

Duygu’nun burası çok ünlü bak mutlaka Red Velvet tatmalısın dediği Humming Bird Bakery de yine Soho’da. Hala çok tok olduğum için Red Velvet’ı paket yaptırıyorum. Akşam lezzetine inanamayacağım. Her gün Red Velvet yiyip insan içine çıkamayacak boyutlara ulaşıp erkeksiz bir hayata varım diyecek kadar gözüm dönüyor lezzetinden. Bak canım çekti şimdi…

hummingbird

Hava şahane olduğu için Soho Square de çimenlerin üzerine yaymış insan dolu. Biz Charing Cross Road‘un diğer tarafına geçip Soho’dan tamamen çıkıyoruz. Burada bir sürü ufak ufak mağaza var. Magma, şu içeri girip ‘oha çok iyi fikir’ diyip her şeyi kurcalayıp elleyip, almak isteyip sonra genellikle hiçbir şey almadan çıktığımız dükkanlardan. Belki siz de bir şey almayacaksınız ama içeri bir göz atın. Hemen yanındaki Dover Bookshop‘ta ise çok enteresan kitaplar var, özellikle moda, desen, kaligrafi gibi spesifik konularda. Meraklısı için cennet. Aynı sokak üzerinde devam ederken karşınıza çıkacak olan Super Superficial‘da süper t-shirt’ler, Scribbler‘daysa overpriced kırtasiye malzemeleri bulabilirsiniz. Asıl vintage cenneti Bricklane ama Pop Boutique‘e de şöyle bir göz atabilirsiniz. Buradan devam edip Neal Street boyunca sağlı sollu mağazalara girip çıkmadan önce hava da güzelse Hotel Chocolat’ın (ismi otel, kendi değil) önündeki ferforje masa sandalyelerde yorgunluk kahvesi içmeniz tavsiye olunur. İçerde çeşti çeşit çikolatadan da tadabilirsiniz.

Neal Street boyunca yürüyerek Covent Garden Market‘a kadar geliyoruz. Burada da American Apparel, Urban Outfitters, Tom’s, Dr. Marten’s ve Londra’lı ünlü tasarımcı Cath Kidston’ın mağazaları var. Gördüğünüz üzre koca bir Pazartesi’yi alışverişe adadıktan sonra yorgunluğumuzu atmak, bacakları uzatmak, torba taşımaktan yorulan elleri rahatlatmak için bilindik bir yerde keyif yapmaya ihtiyaç duyuyoruz. O zaman bugünkü son durağımız, canımız, mahalle pub’ımız Morpeth Arms bize kucağını açsın! Çok yaşa sen Pimm’s!

pimss2

Gün 5: Gerçek Bir Londralı Gibi

Hoxton, Shoreditch, Bricklane, Leicester Square

21 Ağustos 2012 Salı

Çok alıştım buraya. Bugün erken kalkıp gerçek bir Londralı gibi tek başıma koşuya çıkıyorum. Ne kadar çok insanın koşuya çıkmış olduğunu görseniz şaşırırsınız. Duygu’nun evinin şahane lokasyonu sayesinde sightseeing run oluyor bu spor olduğu kadar. Rotam London Eye, Jubilee Gardens, Southbank Kompleksi, Waterloo Köprüsü, Westminster Sarayı, Parlamento Meydanı, Westminster Kilisesi, Big Ben ve Tate Britain‘ı kapsıyor. Yol boyunca önünde durdukları monumentin desenine bürünen Olimpiyat maskotları Wenlock ve Mandeville‘in farklı farklı versiyonlarının onlarca fotoğrafını çekiyorum bir yandan, ama Reading Festivali’nde çalınan telefonumla beraber sonsuzluğa intikal ediyor onlar da. Elimde yalnızca şu twitter’a attığım versiyon mevcut.

olimpiyat

Koşudan eve dönünce Duygu’yla birlikte Hoxton‘daki The Breakfast Club‘a gidiyoruz. Kahvaltı etmek için metroya binmek zorunda olmak yalnızca buraya varıp ortamı görünceye kadar saçma geliyor. Yemeklerin tadına bakınca bırakın metroyu ara ara uçağa atlayıp gelsem mi bile diyorum. Dekorasyonu, ortamı, esprili menüsü, büyük porsiyonları, tatlı garsonları ile Londra’daki en sevdiğim yerlerden biri oluyor The Breakfast Club. Üstelik üye olmayan da girebiliyor!

 breakfast

Duvar kağıtları retro çizgi film kareleri olan tuvalette içerideki müziğin aynısı bangır bangır çalıyor, tavanda da disko topu var. Kapısındaki ‘world’s smallest disco’ ünvanının hakkını veriyor yani. BC’da ‘dünyanın bir yerinde şu an kahvaltı saati’ mottosuyla 7/24 kahvaltı servisinin yanında 12’den sonra normal yemek ve kokteyl servisi de var. Hoxton, Angel, Soho veya Spatialfields’daki şubelerinden birine mutlaka uğrayın, avocadolu bacon’lı bir şeyler yiyin!

Bugün de doyduk çok şükür. Kendimizi Bricklane’in graffiti dolu duvarlarına ve ikinci el dükkanlarına verebiliriz. Biraz yürümemiz lazım ama ‘streetart’ sayesinde açık hava müzesinde gibiyiz. Shoreditch High Street’te harika cafe ve dükkanlar var. Yürüyerek Overground istasyonunun bulunduğu meydanda karşımıza çıkan, konteynerlardan yapılma pop-up mall Boxpark mimari bir ütopyanın somut hali bana göre. Pop-up çünkü prefabrike. Burası popülaritesini yitirirse sök başka yere götür. Hızlı, hip, cool! Bayıldım. Bünyesindeki markalar da süper. Nike’ın sadece koşu konseptli mağazasının tasarımına bittim mesela.

Shoreditch Overground ve Boxpark’tan çok az daha yürüyüp Bricklane‘e varıyoruz. Buradaki her vintage mağazasını tek tek anlatmaya gerek yok. Zaten Bricklane’in olayı duvarlara baka baka, mağazalara gire çıka takılmak. Vintage mağaza gezmek süper de hayatımda bir şey almışlığım yok. Bazı mağazalar o kadar ‘eski’ kokuyor ki hiçbir şeye değmesem bile kaşınmaya başlıyorum. Onun yerine genç Londralı modacıların tasarımlarının indirimli satıldığı mağazalardan birkaç elbise alıyorum. Barlara da yakın olan bu mahallede yer alan Beigel Bake’in 24 saat açık ve gece gezmesinden karnını doyurmaya gelenleri ağırlamasıyla ünlü bir bagel’cı olduğunu bilgisini de Duygu’dan alıyorum.

Epey bi gezdikten sonra öğlen atıştırması için yine street art dolu yollardan geçerek Cafe 1001‘a gidiyoruz. Bricklane ruhu burada da sürüyor. Önündeki ahşap piknik masalarına oturuyoruz, ızgara sebze tabağının içinde mısır, hellim, mantar, patlıcan, patates var, yanına da birer şarap söylüyoruz. Dışarısı ne kadar keyifliysse içersi de o kadar enteresan. Burası da Londra’nın muhakkak gidilecek mekanlarından. Yemek üstüne kahvemizi Cafe Bricklane‘de içtikten sonra yine evin yolunu tutuyoruz.

Akşama günün tamamına yaraşır bir şekilde gerçek bir Londralı gibi sinemaya gideceğiz. 3 kişi Leicester Square‘deki Odeon sinemalarında Bourne Legacy filmini izlemek bize 45 Pound ve 1 adet cep telefonuna mal oluyor. Sinema çok pahalı ve bir de Gizem burada nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde iphone’unu kaybediyor / çaldırıyor. 1 hafta geçmeden aynı durumun başıma geleceğinden habersiz canın sağolsun diyip eski iphone’umu veriyorum Gizem’e. Biraz keyfimiz kaçık biraz şaşkın eve dönüyoruz.

Gün 6: Sanat ve mimarlık turu

Southbank, Tate Modern, Borough Market, Tower Bridge

22 Ağustos 2012 Çarşamba

parlamento

Bugün sanat ve mimarlık dolu bir gün olacak. Evden çıkıp, Lambeth Bridge’den karşıya geçip Queenswalk boyunca Westminster Köprüsüne kadar yürüyoruz. Southbank‘te Pret-A-Manger’nin müdavili EAT.‘te sağlıklı bir kahvaltının ardından açık hava sergilerine göz atarak Thames boyunca yürümeye devam ediyoruz. National Theatre‘a gelmeden graffitilerle kaplı skatepark’ta kaykaycıları izliyoruz. Biraz ilerde yer alan Propstore oldukça enteresan bir mekan. Gece canlı müzik de oluyormuş. Eski inşaat kalıntılarından yapılmış gibi ve içi dışında dışı da içinde. Sir. Norman Foster yapısı Millenium Bridge hemen karşımızda. Arkasında, uzaklarda ise Londra Hıyarı tabir edilen Swiss Re sigorta binası manzaraya dahil.

 mileniumswissre

Bankside Gallery‘den sonra Tate Modern‘dayız. Dev bir mimari. Küçücük hissediyorum kendimi (Duygu da dalga geçiyor benle). Munch’un ve Damien Hirst’ün eserleri süreli olarak sergileniyor. Ben kendimi alt katındaki mağazada kaybediyorum. Harika kitaplar var. Keşke hepsini alabilsem. Buradan çıkıp Shakespeare’in Globe Theatre’ına geliyoruz. Biraz daha yürüyeceğiz, hedefimiz Borough Market. Ama öncesinde Old Thameside Inn‘de dışarda oturup Pimm’s içerek güneşin ve manzaranın tadını çıkarıyoruz.

tateshop

Borough Market tam bir food porn! Çeşit çeşit yemek var, hangisini yiyeceğini şaşırıyor insan. Ağzımın suyu akarak geziyoruz tüm marketi. Tatlılar, Fransız yemekleri, Alman sosisleri, Belçika biraları… Bu bölgede bolca ofis olduğu için yemek sıralarında, elinde sandviçle banklarda, pub’ların önünde ayakta bolca takım elbiseli genç iş adam ve kadınları görmek mümkün. Yemek marketinin diğer kapısından çıkıp Vineapolis‘i görünce gözlerim parlıyor ama ne yazık ki kapalıymış. Şarap keyfimizi bir başka bahara erteleyip İngilizlerin ünlü fish & chips’inin tadına bakmak üzere fish!‘e oturuyoruz. Morina ya da uskumru tercih etmek mümkün. Tadına bakmak için ikisinden de sipariş ediyoruz. Yanında patates kızarması (chips) ve bezelye ile geliyor.

Londra Köprüsü’nü geçip turumuza devam ediyoruz. Avrupa’nın tamamlanmış en uzun binası ve Birleşik Krallık’ın serbest duran en uzun ikinci strüktürü ünvanlarına sahip olan 309,6 metre uzunluğundaki Shard Kulesi çok sevdiğim mimarlardan Renzo Piano’nun eseri. Buradan devam edip şehrin heryerinde imzası olan Sir. Norman Foster’ın City Hall kompleksinin önünden geçip ünlü Tower Bridge üzerinden otobüse binerek sanat ve mimarlık dolu turumuzu tamamlıyoruz.

Bloc Party yeni albümleri Four hafta ortası listesinde bir numaraya ulaşınca Kuzey Londra’da Birthdays adlı 250 kişilik mekanda bedava bir gig yapacağını duyurmuştu. 7:30’da kapı açılacağına göre 5’de falan gitsek gireriz heralde diye düşünmüştük ama twitter’dan aldığımız habere göre sabah 6’da sıraya girenler olmuş. Birthdays’de Bloc Party planımız suya düşünce kendimizi teselli etmek için akşamı Cargo‘da hamburger + kokteyl üzerine Trafik‘te birer içki içerek sonlandırıyoruz.

Gün 7: Punk ölmedi yüreğimizde yaşıyor

Camden Town, Brunswick, Russel Square

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bugün yolculuk punk’ın doğduğu semt Camden Town‘a. Camden Londra’nın merkezine göre biraz kuzeyde yer alıyor. Pazarlar, yemek marketleri, sokak müzisyenleri var. İşte orada mohawk saçlı bir çocuk. İngiltere’nin posh semtleri de var, burası oldukça salaş. Starbucks’a oturup Regent’s Canal‘ın farklı kotlarda gelip birleştiği geçidi izliyoruz. Su taşıtlarının bu kot farkına rağmen yollarına devam edebilmeleri için asansör gibi bir sistem var, ama bu sistem suyla çalışıyor. Kapaklar açılıp kapanarak su seviyeleri eşitleniyor ve su taşıtları yollarına devam ediyor.

Camden Lock Village Market‘ta ayaküstü yenebilecek çeşit çeşit yemek var. Yer bulursanız Asya mutfağı ağırlıklı atıştırmalığınızı Regent Canal’a nazır motorsiklet selelerine oturup da yiyebilirsiniz. Camden’ın kaotik ortamında biraz alışveriş, sağa sola bakınmaca, bir daha geldiğimizde burdaki barlara gelip canlı müzik dinleyelim demeceden sonra metroya atlayıp Brunswick Centre‘a geliyoruz. İşçilere uygun fiyata istihdam sağlamak için hızla ve tek tip yapılmış konutlar daha sonra değerlenmiş ve şimdi burada daha varlıklı aileler yaşıyormuş. Dolayısıyla güzel mağazalar da açılmış. Hare & Tortoise çok iyi bir Asya restoranı. Sushi’ler noodle’lar falan leziz. Londra’da Asya restoranlarının geneli çok iyi. Burada fiyatlar da uygun. Yolu düşene tavsiye olunur.

bruncswick

Yarın Reading’e gidiyoruz. Minik bir bavul hazırlamamız, festival check list’imizin üzerinden geçmemiz lazım. Sinek kovucu, yara bandı, bolca ıslak mendil alıp Topshop’tan da İngiltere bayrağı şeklinde bir örnek poncho’lar satın alıyoruz Duygu’yla. We are şapşal and we know it. Bu gece aksiyon yok. Bağımlısı olduğumuz Snog yoğurtlarımızı alıp son ayarlamaları yapmak ve dinlenmek için eve dönüyoruz. O kadar gazız ki botlarımızı, poncho’larımızı giyip fotoğraf çektiriyoruz. Biletlerimizi, bavullarımızı hazırlayıp heyecandan uyuyamıyoruz.

UD _i1sicJQEF2E66_VH7th1VEiLMoqVn6V3yGcYixQ

GÜN 8-9-10: readıng yolcusu kalmasın

24-26 Ağustos 2012 Cuma, Cumartesi, Pazar

Hayatımın en heyecanlı, en eğlenceli haftasonlarından biri oldu Reading benim için. Tabii ki başka bir yazının konusu, okumak için buyrunuz…

festivalkizlari

GÜN 11: READING gazileri

Soho, Leicester Square

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Dün gece festivalin son konseri sırasında telefonumu çaldırdım veya kaybettim. Telefonuna yapışık yaşayan biri olarak beklediğimden sakin karşılıyorum durumu. Festival sonrası sabahı biraz da Lost & Found’dan ses çıkar mı umuduyla Reading’in içinde Starbucks’ta oturup kahvaltı ediyoruz. Londra’ya dönmek için acelemiz yok. Tren istasyonuna gittiğimizde inanılmaz bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Lastik çizmeli sırt çantalı 100’lerce genç evlerine dönmek için farklı şehirlere giden trenler için sıra bekliyor. Bizim işimiz kolay 20 dakikalık bir yolculuk sonrası evimizdeyiz. Biraz dinlenip, üst baş değiştirip günlerdir aşerdiğim Busaba Eathai‘nin Soho şubesine gidiyoruz bu sefer de. Yemekten sonra sakin bir gün için mağazalara gire çıka turluyoruz. Joy‘da hediyelik eşyalar, komik kitaplar, güzel çantalar, rengarenk desenli elbiseler ve şık gömlekler var. Beyond Retro ise gerçekten retro ötesi.

Bizim yine dondurulmuş yoğurdumuz geldi, adresimiz tabii ki Snog (baya zengin ettik adamları). Buradan Leicester Square‘e gelip M&M World’de girip çocuklar gibi şen oluyoruz. Rengarenk M&M’ler, Abbey Road göndermeleri, kırmızı otobüsler, çocuk veya turistseniz, bir de M&M seviyorsanız çıldırmamanız mümkün değil. Bu 4 katlı mağazaya girip benim gibi çıkamamanız mümkün. Giyimden, mutfak eşyasına her şey var ve M&M’li. Tüketim çılgınlığı herşeyi alma hissi uyandırıyor. Bir de özellikle diyetteyseniz kendinize yapmayın bunu, girmeyin buraya. Biz M&M’s çılgınlığından sonra eve gelip ayakları uzatıp Londra’nın havasına suyuna uygun bir film takıp izliyoruz: King’s Speech. Film sonrası Kraliçe ve monarşiye olan merakım artıyor ve Duygu Gizem’le bana burada yaşadıklarını uzun uzun anlatıyor. Bir şehirde turist olarak uzun süre kalma şansı olunca, her gün her dakka fıttırı fıttırı görülecek yer gezmeyince daha iyi işliyor şehrin ruhu insanın içine. Bu da o anlardan biri. Çok alıştım Londra’ya.

abbeymnm

GÜN 12: seni özleyeceğim londra

Soho, Kensington, Chelsea, Kings Road

28 Ağustos 2012 Salı

Bugün Londra’da dolu dolu geçireceğim son günüm. Buradaki en sevdiğim şeyleri yapmak için de son şansım. Kahvaltı için Londra’daki favori adreslerimden The Breakfast Club‘ın Soho şubesine gidiyoruz. Hoxton’daki şubeye göre daha küçük, burada dışarda masa sandalyeler de var, dekorasyon yine kendine has ve süper. Dışarı oturup aynı avokadolu, bacon’lı yumurtadan söylüyorum. Bu lezzeti şu an bile hala özlüyorum. Soho Londra’da en sık takıldığımız mahalle oluyor böylece. Berberleri bile cafe gibi, sokaklarında gezmesi keyifli.

Bricklane’in küf kokan ikinci el mağazalarından sonra ilaç gibi gelen ikinci el mağaza Absolut Vintage da yine Soho’da karşıma çıkıyor. Şu ana kadar girdiğim en iyi ikinci el mağaza, fiyatları da iyi. Vintage çantalar, şapkalar, giysiler falan harika. Üstelik dükkan kokmuyor. Oh be! Hep salaş yerlerde takıldık biraz da posh kısmını göreyim Londra’nın diyorum Duygu’ya. Hay Hay diyor, Chelsea, Kensington ne güne duruyor. Ama öncesinde Fransız aksanıyla içimizi eriten yakışıklı bir garsonun servis yaptığı parizyen Cafe Gourmand‘ın kapısının önüne atılmış ferforje masalarda bir kahve molası lütfen!

Kahve molasının ardından Kensington‘da Kings Road boyunca yürüyoruz. İlk durağımız Duke of York Square‘de yer alan Saatchi Gallery. Bence Londra’ya gelmişken mutlaka göz atılması gereken galerilerden burası. Şansımıza Korean Eye II sergisi var ve ücretsiz. Kolayca gezilebilen, enteresan bir kolektif sergi. 3 kat boyunca hiç sıkılmadan geziyorum Koreli sanatçıların işlerini. Sonrasındaysa bir nevi zaafım olan galeri ve müze mağazalarının Saatchi şubesinde buluyorum kendimi, bütün bu kitapları almak istiyorum yine.

Kings Road boyunca devam edince bak bu mağazaya kesin girmelisin diyor Duygu. Anthropologie ile tanışmam böyle oluyor. Rengarenk tabak çanaklar, süper şık giysiler, yatak örtüleri, defterler, kitaplar, mutfak önlükleri… Biri bana bu mağazada evlenme teklif ederse kabul ederim galiba. İnsanın her şeyi alası geliyor ama fiyatlar fena tuzlu. Kocaman göz bebekleriyle mağazayı gezip hiçbir şey alamamanın garip burukluğuyla çıkıyoruz. Tüketim çılgınlığı işte tam da bu, ihtiyacın olmayan şeyleri bile arzulatıyor sana. Ne yapacaksam fırın eldivenini. Çok güzel ama işte!

Biraz daha window şoparlığından sonra yine Duygu’nun gizli Londra adreslerinden Henry J. Beans‘e giriyoruz. Yanında bilen arkadaşla gezmek bambaşka. Normalde ne dış görünüşüyle ne de ismiyle bende içeri girme isteği uyandırmayacak olan bu pub’ın arka kapısı ağaçlı şirin mi şirin bir avluya açılıyormuş meğer. Demiştim ya Londra’da bütün pub’larda yiyecekler çok iyi diye, burada da öyle. Ortaya atıştırmalık dev bir tabak söylüyoruz; son gecemizin hatrına Pimm’simizi de bir oz cinli rica ediyoruz; maksat çarpsın, muhabbet olsun. 3 harfli dostumuz görevini başarıyla yerine getiriyor, biz de kahkahalar eşliğinde hesap ödeyerek Kings Road’a atıyoruz kendimizi yine.

henrybeans

Chelsea Quarter Cafe’nin önünden geçiyoruz. Yüksek tavanı, minimalist dekorasyonu, bol camlı cephesi, vitrininde duran tatlıların leziz görüntüsüyle bir sonraki Londra seyahatimde gidilecekler listeme ekliyorum burayı. Karnımız tok, bar modumuz da yok, The Dark Knight Rises’ı izlemek üzere Odeon Sineması’na giriyoruz yine. Çıkışta Londra’da Snog’un girilmemiş şubesi kalmasın sloganımıza paralel dondurulmuş yoğurdumuzu alıp evin yolunu tutuyoruz.

chealsecafe

Gün 13: İstanbul calling

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Geri dönüş vakti. Taksiyle Victoria Coach Station’a gelip Stansted otobüsüne biniyorum. Havaalanından Sushi ve teneke kutuda Pimm’s alıp uçağa biniyorum. Check-inimi en arka koltuğa yaptım ki ayakları uzatayım. Asya yemeği, Pimm’s, elimde NME’nin Reading özel son sayısı ile Londra’nın son kırıntılarıyla yerime yerleşiyorum. Önümdeki yabancı adam laptop’undan kulaklıksız bir şekilde İbrahim Tatlıses’in ‘mavi mavi masmavi gözleri boncuk mavi’ şarkısını üst üste defalarca dinliyor. Hostesler de ben de anlam veremiyoruz. Mavi gözlü bir Türk kızına aşık oldu heralde diyorum, başka mantıklı bir açıklaması yok. Kulaklığımı takip Reading’de çektiğim videoları izleyerek o güzel günleri anıyorum. Yine geleceğim Londra arayı açmayı pek düşünmüyorum.

ucaktapims

Londra’daki mutlaka uğranmalı mekanların, restoranların, bar ve dükkanların listesini yaptım. Foursquare’inize kaydetmek için tıklayın.

facebook londra fotoğraf albümü için de buraya tıklayın.

YORUMLAR

  • drvalizada diyor ki:

    Abartmadan söylüyorum, yaklaşık 7-8 kere okudum Londra yazını. Londra merakımdanmıdır, yoksa yazının şekli şemalindenmidir bilemedim. Hem eğlendim hem güldüm hem de Londrayı hayalen gezmiş oldum. Teşekkürler :)

  • Elif Tanverdi diyor ki:

    ne mutlu. teşekkür ederim :)

  • ozzy diyor ki:

    sorması ayıp, tüm yolculuk ne kadar tuttu? o kadar çok mekan ismi var ki, her birini okuduktan sonra böyle kasalardan çıkan ”trink” sesi geldi sanki kulağıma :))

  • cizenbayan diyor ki:

    estafurullah. aslında mekanlarda ortalama fiyatları yazmaya gayret ediyorum genelde. tüm yolculuk ne kadar tuttu tam hatırlamıyorum. arkadaşımın evinde kalmıştım zaten ve 2 sene oluyor. ama londra malesef genel olarak pahalı özellikle şu sıralar :(

  • cizenbayan diyor ki:

    çok mutlu oldum! sevgiler :)

  • Taylan diyor ki:

    Çok güzel olmuş çok teşekkür ederim bilgilerinizden dolayı

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir