OLYMPUS DIGITAL CAMERA

istanbul-paris arası kısa bir uçuş, ardından 9 saat paris-havana uçtuktan sonra gecenin kaç olduğunu bilmediğim bir saati küba’ya  varıyoruz. vücudun kafası karışık, onun saati tamamen başka, ayak uyduramıyor henüz. doğru otelimize gidiyoruz. ben paris aktarması sırasında schengen’im var diye havaalanında bekleyeceğime birkaç saatliğine marais’ye gitmişim üstelik koştur koştur, haliyle biraz yorgunum. otele varınca doğru yatağa. ekibin bir kısmı daha ilk geceden havana sokaklarını keşfe çıkıyor.

ekip demişken, genelde yalnız seyahat eden ben, bir ekiple küba’dayım, kim bu ekip ondan da bahsedeyim.

küba’ya patika travel ile gittim. kurucusu sinan, boğaziçi’nde inşaat okurken, ben böyle bir kariyer istemiyorum diyerek sosyolojiye geçen, bu da bana göre değil dedikten sonra en sonunda tutku duyduğu şeyi yapmak için risk alıp her şeyi bırakan; kısacası bizim jenerasyonun o ‘mutlu olmayı” statü, maddiyat gibi şeylerden üstün tutan gençlerinden biri.  paket turları sevmediği ama seyahat etmeyi çok sevdiği için yarattığı tur konsepti ile ilk başta eşi dostu, daha sonra onların referansıyla eşin dostun tanıdıklarını nepal’e götürerek atılmış bu işe. derdi gezi işlerinde bir takım anlayışları değiştirip daha insan odaklı turlar sunmak olan, benim gibi ‘turla bir yere gitmem’cileri bile cezbeden patika travel’ı hayata geçirmiş.

itiraf edeyim ben de ilk gece başımı yastığa koyduğumda ilerleyen günlerde gruptan ayrı takılırım kendi kendime gezerim diye düşünüyordum. ama öyle olmadı tabii. hemen ilk günden muhabbet öyle koyulaştı ki diğer günler birbirimize haber vermeden otel odasından dışarı adım atmaz olduk. hatta istanbul’a dönünce de görüşmeye devam eden arkadaşlar olduk, whatsapp grubumuz falan var. bu da bence tura gelecek herkesle el sıkışmadan önce tanışan ve iyi anlaşabilecek insanları bir araya getiren Sinan’ın başarılarından biri. gerçekten de patika ile seyahat edince turla bir yere gitmiş gibi değil, kocaman ve eğlenceli arkadaş grubunla tatile gitmişsin de sanki gruptan biri herkes için araştırmış, bütün biletleri almış, otelleri ayarlamış, yemek yenecek gezilecek yerleri bulmuş gibi hissediyorsun. işte bu yüzden de kocaman tur şirketlerinin yaptığı turlardan çok farklı bir konseptte oluyor her şey. kısacası küba’ya, nepal’e, tayland’a gitmek istiyorum, patika’yı tavsiye eder misin elif derseniz cevabım evet evet evet! (instagram hesaplarını da buradan takip edebilirsiniz, izlanda, güney afrika, tayland, tanzanya gibi rotalar ekliyorlar ve hepsi çok cezbedici https://instagram.com/patika.travel/)

e tabii işi gücü keşfetmek olan ben sadece insanlarla çok iyi arkadaş oldum diye değil, bir de program tam kafama yattığı için de gönül rahatlığıyla başka program yapmaya ihtiyaç duymadan gezdim grupla. onu da eklemden geçmeyeyim. patika ile nereleri gezdik nerelerde yedik içtik konusuna girmeden önce biraz küba’dan bahsetmek istiyorum.

küba karayiplerde bir ada, tropik, yere tohum atsan yetişir, bereketli topraklar. şeker kamışı ve tütünden rom ve puro yapıyorlar. resmi dil ispanyolca. çoğu latin amerika ülkesi gibi ispanyolların sömürgesinde uzunca bir süre geçiriyor. küba amerika’ya yakınlığı sebebiyle 20. yy’ın hemen başında bir süre de amerika’nın getirdiği o ünlü özgürlük ve demokrasinin ceremesini çekiyor. yüzyılın ortalarında gerçekleşen devrim hikayesi zaten küba’yı diğer tüm latin amerika ülkelerinden ayrıştıran en önemli tarihi olgu ve eğer küba’ya patika ile giderseniz sinan bu hikayeyi günlere yayarak ve tabii komplo teorilerini de işin içine katarak güzel güzel anlatıyor. konuyla ilgili onlarca belgesel kitap ve film olmasına karşın hikayeyi küba topraklarında dinlemek bambaşka!

herkesin oraya gitmeden önce hakkında pek çok fikre sahip olduğu bir ülke küba. devrim, sosyalizm, doktorları, müzik, dans, puro, rom… devrime çok romantik yaklaşıp dünyanın en zengin ülkesi de diyebilirsiniz küba’ya, ya da tamamen kapitalist bir bakış açısıyla çok fakirler de diyebilirsiniz. küba’ya turist gibi giderek bunu anlamak oldukça güç olsa da, denemekten zarar gelmez. obama döneminde amerika ile ilişkileri düzelen küba’yı son demlerinde gidip görmek gerek.

devrimin ilk zamanları ütopik bana sorarsanız. sosyal anlamda, eğitim, sağlık, toprak mülkiyeti gibi konularda öyle hakkani ve hümanist yapılanmalar olmuş ki, siyasi teori çok bilmeyen ve her biri film yıldızı gibi yakışıklı ve genç ikonik devrimcilerine ve ideallerine hayran olmamak elde değil. gel gelelim yarattıkları sistem dışarıya bağlı kaldığından sovyetlerin çöküşü ve amerika ambargosuyla kübanın ve o gururlu başı dik devrim günlerinin de çöküşü kaçınılmaz olmuş. yardım alamayan, ihraç yapamayan küba, devrim diğer güney amerika ülkelerinde gerçekleşmeyince dünyanın en kapitalist ülkesinin yanıbaşında ekonomik anlamda yapayalnız kalmış.

90’ların sonunda ülkenin turizme açılması ile bu kriz bir nebze hafifletilmeye çalışılsa da uzun süre dünyanın geri kalanından kopuk bir sistemin dışarıya açılması bir takım fenomenleri de beraberinde getirmiş. dünyanın en iyi doktorlarının küba’da olduğu söylenir. gel gelelim devlet memuru oldukları için aldıkları maaş ayda 40 dolar gibi bir meblağa denk geliyor. oysa turizm sektöründe çalışan bir servis elemanı şanslı bir gününde 40 doları tek bir günde bahşiş olarak kazanabiliyor. bu da tabii ki devrimle birlikte aşılmaya çalışılan gelir eşitsizliğini daha da tetikleyen bir durum oluşmasına sebep olmuş. bana sorarsanız yine halkı kölelikten kurtarma amacıyla yapılmış bir devrimin nihai sonucu olarak hizmet sektöründe çalışanların devletten aldıkları 2 kuruş maaş üzerine turistlerden 1-2 dolar bahşiş koparabilmek için normalin üzerindeki, insana kendini biraz kötü hissettiren çabaları da işlerin tersine döndüğünü gösteriyor.

karakterim ve dünya görüşüm kolaylıkla o romantizme kapılmaya el verse de, küba’ya gitmeden önce dünya malı umurlarında değil, herkes çok mutlu, sokaklar müzik dans coşku fikrine, ellerinde puro ile mutlu ve kırışık yaşlılar, sokaklarda top oynayan mutlu çocuklar resmine öyle hemen aldanmamaya söz vermiştim kendime. çocuklar ve yaşlılar hep çok mutlu resimlerde ama peki ya gençler? kağıt üzerinde olmasa da basbaya diktatörlükle ve baskıyla yönetilen bir ülkede gençler ne hissediyordu acaba? bu arada öyle herkese yönetimle ilgili ne düşünüyorsunuz diye rahat rahat soramadığınızı da hatırlatmakta fayda var.

tüm bu siyasi ortamın içinde madalyonun tabii ki de iki yüzü var. barınma, sağlık, eğitim ve gıda gibi temel ihtiyaçları devlet güvencesinde olsa da fazlasını isteyenler ve fazlasını istemeyenler de açmazda. fazlasını istemeyen nasılsa her şeyim var neden çalışayım ki kafasında biraz. hafta içi gündüz eli iş tutacak çok sayıda insan evinin kapısının önünde oturuyor sokaklarda. fazlasını isteyenin ise imkanı bir yere kadar. kazandığı para ile ise alabileceği çok da bir şey yok aslında. motivasyon ve teşvik soruları karıştırıyor kafamı. girişim diye bir şey de çok mümkün değil burada.

yurt dışı meselesi zaten epey zor. küba parası çok değersiz olduğu için normal küba vatandaşlarının yurt dışına çıkması, uçak bileti alması bile neredeyse imkansız. bu yüzden çocukların çoğu baleye yöneliyormuş. bale ile gösteri yapmak için yurt dışına çıkma şansları varmış çünkü. sokaklarda parklarda bale yapan onlarca çocuk görüyorsunuz. hüzünlü. bir de doktor ihraç ediyor küba başka ülkelere.

kendi ülkelerine gelen turistlerden görüyorlar pek çok şeyi. ellerinde iPhone’lar, fotoğraf makinaları, son moda kıyafetler, küba’da para kazansa bile alamayacakları şeyler. şeylerle mutlu olmak ya da olmamak bir seçim olmalı diye düşünüyorum. belki yine çok ‘kapitalist’ düşünüyorum. bilmiyorum. yine de burada zor bir hayat olduğu kesin. benimle aynı yaşlardaki yerel rehberimiz o devrimin ihtişamlı zamanlarını göğsü kabararak anlatsa da sonradan kendisinin ve ailesinin çektiği sıkıntıları anlatırken de gözleri doluyor. devrimin arkasındalar yine, bu çok belli, ama sıkı yönetim sebebiyle zorunluluktan mı yoksa gönülden mi onu ancak gözlerden anlıyorsunuz. o yüzden gitmek lazım küba’ya henüz her şey tamamen değişmeden.

değişim başlamış tabii. plaza vieja’da paul & shark mağazası görmek biraz hayal kırıklığı yarattı bende. mağaza turistler için tabii. zaten turistlerin ve yerel halkın harcadığı para farklı. yerel halk cup turistler ise cuc harcıyor. cuc yani convertible peso. bir cuc bir dolara değer. (küba hiç ucuz değil bu arada belirteyim) halkın harcadığı para olaraksa ağustos 2015 tarihinde 26.5 cup bir cuc ya da bir dolar ediyor. cuc’la ve cup’la alışveriş yapabileceğiniz mağazalar bile farklı. ekonomiden zerre anlamam ama oldukça saçma bir uygulama. zaten yakın zamanda tek para birimine geçiyorlarmış. bu arada sokaklarda arkasında che ya da cienfuegos olan düşük meblağda yani aslında değersiz 5-10 cup’ları size 1 cuc karşılığı satmak isteyen kübalılar oluyor. souvenir niyetine.

bir de yolda turist otobüslerinden inan insanların yanına gelen kadınlar sabun, şampuan istiyorlar. sağlık, eğitim ücretsiz, yeme içme ise bir yere kadar sağlanıyor devlet tarafından kübalılara. ama demek ki hijyen malzemelerinin eksikliğini çekiyorlar. çocuklar ise şeker ve kaleme çok seviniyor. prado’da bir parkta bale yapan çocuklara bir avuç dolusu şeker ikram ettik. her biri gelip birer tane aldı. öyle şekerlerin üstüne atlamadılar. herkesin en az bir tane alacağına emin oldular. çok duygulandık. bir de yolda yürürken dağılmakta olan bir dersin sonuna geldik bir sınıfta (mahallelerde dükkan gibi düz ayak sınıflarda okuyor ilk okul öğrencileri) içeri girip sohbet ettik ve onlar da bize kalemlerinin bittiğini söylediler. yani kübaya giderken yanınıza bol bol şeker, çikolata, sabun, şampuan, renkli ve kurşun kalemler alın. gerçekten. ne kadar alsanız az. isterseniz bir bavul ayrıca onun için götürün. iyi durumda olmasına rağmen artık giymediğiniz kıyafetleriniz varsa (ki hepimizin var) onları da götürün. bu durum daha ne kadar devam edecek ön göremiyorum. ama bunlara gerçekten ihtiyaçları olduğu çok belli. bir pazarda gezerken satıcı kızlardan biri gruptan dilek’in çantasına bayıldı ve o çantayı ona vermesi karşılığında dükkandan ne isterse alabileceğini söyledi. çünkü yok. ve o da bir genç kız. turistlerde görüp beğendiği şeyi burada alma şansı yok. ne satarsa satsın, ne kadar para kazanırsa kazansın.

bunları böyle anlatarak yanlış anlaşılmak istemiyorum. sadece objektif olarak gördüklerimi aktarmak amacım. her madalyonun iki yüzü var. zaman zaman burayı bir devrim sonrası müzesiymiş gibi geziyor hissinden alıkoyamadım kendimi. ispanyol ve amerikan sömürgesi zamanından kalan, zamanın amerikan zenginlerinin fink attığı binalar yıkık dökük şimdi, eski ihtişamları kalın bir patina tabakası altında. pencereler kapılar hep açık, bazı evlerin camı bile yok. yollarda eski klasik amerikan arabaları. nasıl güzeller. zaman havana’da 1959 yılında durmuş gibi. klasik arabaların bazıları çok iyi durumda. yakında gelecek olan amerikalıların, hala çalışır durumdaki bu arabaları satın alması arabalarına iyi bakmış kübalıların hayatlarını kurtaracak belki de.

Biz de patika ile havana turumuza bu klasik arabalarla başlıyoruz ilk günün sabahı. Arabaların bir kısmının ütü açık bir kısmının kapalı, isteyen güneş, isteyene gölge. Şöförümüze hemen şehirler ilgili sorular soruyorum o da tane tane anlatıyor. Küba’daki ispanyolca Şili’deki gibi zor değil.

(turla geçirdiğimiz bir haftada gezip gördüğümüz yerler ve bolca fotoğraf da yakında burada olacak)

YORUMLAR

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir