025

2010 Ocak ayında ucuz uçak bileti bulup (şansa vizem de vardı), Danimarkalı arkadaşlarıma müsaitseniz size oturmaya geliyorum deyip, doğum günümden birkaç gün sonrasına Kopenhag’a bilet aldım. Hızlıca plan yaptık. Burada (Barselona’da tanıştığım) Mads’in bir arkadaşının evinde bir gece geçirdikten sonra ertesi gün Aalborg’a yola çıkalım dedik. Kışın ortası. Kopenhag’da çok vaktim yok. Büyük bir yer değil ama belli ki sadece belli başlı yerlere gidilecek.

Birkaç saat uçtuktan sonra hayat standardının ve çevreye duyarlılığın dünyadaki en yüksek değerlerde olduğu Kopenhag’dayım. Uçaktan inip trenle kalacağımız yere geliyorum. Cumartesi gecesi ve dondurucu soğuğa rağmen sokaklar cıvıl cıvıl. Gençler heralde iklime karşı bir bağışıklık geliştirmiş olacaklar ki çok kalın şeyler giyinmiyorlar. Hatta kızlarda ince çorap ve topuklu ayakkabı var. Benim içim titiriyor. Gözlemlediğim kadarıyla gençler 7/11’dan (Kopenhag’da neredeyse her köşede bir tane bulmak mümkün) içki alıp dışarıda içip sonra da eğlenmeye gidiyorlar. Ben yol yorgunuyum. Gece evde şarap eşliğinde sohbet edip sızıyoruz.

Sabah Nyhavn‘a gidiyoruz önce. Tüm Kopenhag kartpostallarında görebileceğiniz renkli renkli evlerin olduğu manzaraya bakıyorum. Boğaz birazcık donmuş. Hava soğuk. Küçük küçük barlar var etrafta. Bizim vaktimiz yok ama gezecek çok yer var.

Strøget’e doğru ilerliyoruz. Yolda Axeltorv’da yani Kopenhag’ın merkezinde London Eye’in veya Riesenrad’ın biraz daha küçüğü Wheel of Copenhagen’ı görüyoruz. Bu soğukta binilmez, geçiniz. Hem dünyaca ünlü markaların hem de Danimarkalı tasarımcıların mağazalarının olduğu Strøget’teyiz. Meydanın ortasında leylekli güzel bir havuz var: Storkespringvandet. Yakınlarda da Guinnes dünya rekorları müzesi. Enteresan görünüyor. Tabii ki içeri girecek vaktimiz yok.

Mağazalara, bina kapısı gibi görünüp içeri girince kocaman bir avlu olan pasajlara bakınıyoruz. Her yerde UDSALG var. Yani indirim. Ortası delik kronlarımla hesap yapıp ucuza bir iki şey kapatıyorum hemen. Sonra Mads beni enteresan bir Cafe’ye götürüyor. Burada bir şeyler yedikten sonra yine boğaz kenarında Mads’in benim seveceğimi düşündüğü bir yapıya bakmaya gidiyoruz:

Det Kongelige Bibliotek, Danimarka’nın ulusal kütüphanesi, aynı zamanda İskandinav ülkelerindeki en büyük kütüphane. Mimarisi çok güzel. Eski tarihi kütüphaneye ek yapılmış bu yeni komplekse Danimarkalılar Siyah İnci diyor. Yolun iki tarafındaki eski ve yeni ek bina birbirine asimetrik köprülerle bağlanıyor. İçerde tatlı bir kafesi var. Manzara ve sıcak bir şeyler eşliğinde Danimarka spesiyalitelerinden tadabilirsiniz.

Yürüme mesafesinde tiyatro binası Skuespilhuset  ve karşı kıyıda ışıkları suya vuran Kopenhag Opera Binası mimarisi harika binalardan. Zaten Danimarka’da çevreye duyarlı süsten uzak amaca yönelik ekolojik mimariye hayran olmamak mümkün değil. Bol doğal ve yerel malzeme, gün ışığından faydalanmak için de bolca cam. Tam benim zevkim.

Yakınlarda önceden rezervasyon yaptırdığımız Magstraede 16 adlı İtalyan restoranının süper atmosferinde harika bir yemek ve boğazın kenarında yürüyüşten sonra şehrin biraz dışında Erasmus’tan arkadaşım Alexandra’nın evine gidiyoruz. Alexandra New York’ta ama evinde kalabileceğimizi söyledi. Gece burada kalacağız.

Sabah erken kalkıp Danimarkalı Mimar Jorn Utzon’un 1976’da yaptığı Bagsværd Kirke adlı kilisesine gidiyoruz. Bu bina, ta o yıllarda böyle bir tasarım anlayışını hayata geçiren ünlü mimara hayran olmama sebep olan binalardan. İçini geziyoruz. Banklar, kapılar, hatta içerdeki piyanoya kadar hepsi mimarın tasarımı. Gerçekten çok güzel bir kilise. Buradan çıktıktan sonra inanılmaz güzel ve enteresan bir müze olan Louisiana‘ya gidiyoruz. Süreli sergileri hep şahane olurmuş. Ben de harika enstelasyonlara ve fotoğraf sergilerine denk geliyorum. Hatta fotoğraf sergisini sanatçıyla beraber geziyoruz. Luoisiana’daki işlere, mağazasındaki kitaplara doyamıyoruz ama biraz da manzara eşliğinde yemek yiyelim diyoruz çünkü bu müzenin kafesi de enfes.

Louisiana’dan çıktıktan sonra doğru arabaya atlayıp Aalborg‘a doğru yola çıkıyoruz. Ben bu Kopenhag gezisinden bir şey anlamadım. Küçük bir şehir olabilir ama olanaklar çok. Daha Tivoli, marijuana satışının serbest olduğu özerk hippi semti Christiana ve hop bi trenle Malmö (İsveç) başta olmak üzere gidecek çok yer gezecek yapacak çok şey var Kopenhag’da. Bunu saymadık bir daha gitmek şart diyorum, ama bu defa kışın değil yazın, orası kesin. He bir de bu defa gitmeden çok gezenlerin tavsiyelerine de kulak vereceğim.

aalborg

aalborg

2010 Ocak ayında ucuz uçak bileti bulup (şansa vizem de vardı), Danimarkalı arkadaşlarıma müsaitseniz size oturmaya geliyorum deyip, doğum günümden birkaç gün sonrasına Kopenhag’a bilet aldım. Hızlıca plan yaptık. Burada...

001

YORUMLAR

Şu an hiç yorum yok.

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir