087

bavulum tamam, bilet ve pasaport çantamda, playlistler tamam, 10 saatlik hong kong uçuşuna hazırım. istanbul’dan gece yarısı bineceğim, ertesi gün öğleden sonra hong kong’da olacağım. ilk gece çok işimiz var, jetlag olmamam lazım bu yüzden uçakta uyumalıyım düşünceleriyle evden çıkıyorum. ben aslında uçmayı çok seviyorum, 10 saat hiç gözümde büyümüyor, taa ki uçağın tekerleri yerden havalanana kadar… 10 saat mi? çok uzağa gittiğim o anda dank ediyor kafama. uyumam lazım, yemekten sonra gözlerimi kapıyorum. rahatsız da olsa uyuyorum.

saatler sonra gözlerimi açtığımda müthiş bir manzarayla karşılaşıyorum, masmavi bir deniz, yemyeşil adalar ve ben upuzun bir yolculuktan sonra hong kong’dayım, daha önce hiç bu kadar uzağa uçmamıştım. çok heyecanlıyım. iki haftayı beraber geçireceğimiz arkadaşım hakan beni hava alanından alıyor. hava alanından gelen metrodan inip gerçek hong kong’a adım attığımda ilk dikkatimi çeken şey çok yüksek binalar ve rengarenk tabelalar oluyor. trafik soldan akıyor, caddelerin sokakların çince ve ingilizce isimleri var ve bir de bu şehir inanılmaz kalabalık. günün herhangi bir saati anlamsız bir kalabalık! bavullarımı eve bıraktıktan sonra yemeğe gidiyoruz. ayağımın tozuyla ilk yiyeceğim şeyse sushi!

sushi japon yemeği aslında ama hong kong’da çok ucuz ve çok iyi yapan restoranlar var. mong kok’taki mi-ne sushi de onlardan biri. istanbul’da en az 100 liraya yiyeceğiniz yemeği burada 20 liraya yiyorsunuz. malzemeler taze olduğu için çok daha lezzetli haliyle. burada bir de tadı bizim gazoza benzeyen ‘japanese lemonade’ var, bir yerde karşınıza çıkarsa mutlaka deneyin, leziz! hong kong’da bir restorana girdiğinizde size hemen yeşil çay getiriyorlar. bizde çoğu yerde su olması gibi. sınırsız çay içebiliyorsunuz.

hava çok sıcak. ama gerçekten çok sıcak. sanki bir fırının içindeymişsiniz gibi. çok nemli. herkes şemsiyelerle geziyor. güneşten korunmak için taşıdıkları bu şemsiyeler onları her binada onlarca olan klimalardan damlayan sulardan da koruyor. hong kong’da klimasız bir mekan yok. olması da mümkün değil zaten. ama bir restorana yada avm’ye girdiğinizde üzerinize bir şey giymenizi gerektirecek kadar da soğuk oluyor. klimayı abartıyorlar, hiç ortası yok. bu yüzden hong kong’da hasta olmak çok kolay.

çektiğim ziyafetten sonra burada geçirdiğim her gün bünyeme maksimum miktarda sushi depolayacağıma and içerek oradan kalkıyoruz, central’da avrupa’daki bir cafe’yi andıran portobello’da birer kahve içip soho’ya gidiyoruz. burada birleşik krallık’lı graffiti ve fotoğraf sanatçısı insa’nın sergi açılışı var. mong kok’ta herkes hong kong’luydu. soho’da ve central’da ise bol bol avrupalı ve amerikalı var. soho’da 11’e kadar takılıp birşeyler içebilirsiniz. buradan çıkıp central’a daha çok turistin olduğu ve 11’den sonra barların hareketlendiği yerlere göz attıktan sonra dünyadaki sayılı moda fotoğrafçılarından olan hakan’ın davetli olduğu marc jacobs’un moda şovunun after party’sine gitmek üzere landmark isimli avm’ye gidiyoruz.

10 saatlik uçuş ve bir sergi açılışından sonra katıldığım bu partide kızların bana ilk sorduğu soru ‘topuklu ayakkabıların nerede?’ oluyor. (fotoğrafa aldanmayın, asya ortalamasına göre kısa değilim aslında) ayağımda spor ayakkabılarım içimden şöyle diyorum: jetlag’im hiç kimse bilmiyor. yorgunum ama ilk gün orada olmanın heyecanıyla eve dönmek istemiyorum. e o zaman hakan’ın uğrak mekanı fly’a gidip dans edebiliriz. fly çıkışında ilk çin yemeğimi denemek istiyorum, dim sum yemek için lokal bir restorana uğruyoruz: bizim bambi, kızılkayalar gibi bir yer. dim sum içinde çeşitli et veya sebzeler olabilen haşlanmış hamur topları. onlarca çeşidi var. burada yediğim dim sum’ı beğenmiyorum. bir dahaki sefere başka çeşitlerini deneyeceğim.

burada her yerde büyüklü küçüklü alışveriş merkezleri var. yüzlerce starbucks ve body shop gördüğüme eminim. sokaklar kalabalık, taksiler ucuz, taksiler kırmızı. 1 hong kong doları 0.22 türk lirası. ben de ‘demek ki fiyatı neyse onu 5’e böleceğim’ diyerek engin matematik bilgimle ikinci günümde ilk mall’uma atıyorum kendimi. ismi times square. (burada o kadar çok ingilizce tabela var ki. zaten her caddenin sokağın bir çince bir de ingilizce ismi var) acıkınca tabii ki sözümde duruyorum ve sushi one’a giriyoruz. buranın özelliği ise gece 10’dan sonra giderseniz yarı fiyatına sushi yemeniz. yemekten sonra bu sefer de çinli bir sanatçının sergi açılışı için central’a gidiyoruz.

buradan sonraki durağımız ise LKF otel’in 29. katındaki azure bar oluyor. bara çıkmak için biraz asansör sırası bekliyorsunuz. içki almadan dans edilen bölüme geçilmediği için biraz da içki alırken sıra bekliyorsunuz. ama sonunda çok güzel bir manzara var! pes etmemek lazım. müzikten sıkılınca içerisi tıklım tıklım dolu olan barın 30. kattaki terasına çıkıp gökdelenlere bakıyoruz. sokaklarda dolaşırken bolca çince tabela olmasına rağmen bu yükseklikten filmlerden gördüğüm new york’u andırıyor bana hong kong. gündüz de times square’deydim… yoksa?….

azure’da içtiğimiz birer mojito’dan sonra yine fly’a gidiyoruz. kızlar çok şık. mutlaka topuklu ayakkabı giyiyorlar. ama hong kong gece kulüplerinin çoğunda 10 yıl önceki hip-hop şarkıları çalıyor. bir gece tamam ama her gece çekilmiyor. biraz dans ettikten sonra gece acıkmalarımızın bu seferki durağı ise şehrin çeşitli yerlerinde şubeleri olan ebeneezers oluyor. burada yediğim fresh mint soslu döneri biraz ön yargıyla denesem de çok beğeniyorum. eve dönerken sabaha karşı 5’te bastıran yağmurda sırılsıklam oluyoruz. o kadar nemden anlamam lazımdı, burada en fazla 2 gecede bir yağmur yağıyor. anlıyorum ki gerçek bir hong kong’lu çantasında gece gündüz şemsiye taşımalı.

üçüncü günümde hayatımda ilk defa kuzey çin denizine gireceğim. big wave bay’e doğru yola çıkıyoruz. dolmuşla giderken gördüğüm manzara inanılmaz. dağlar, yeşil bitki örtüsü, deniz, koylar ve burunlar. hiç sıkıcı olmayan bir yolculuktan sonra vardığımız yer şehir merkezine 40-45 dakika mesafede olan bir plaj aslında. ama öyle çok kalabalık değil. big wave bay; adı üzerinde, büyük dalgalar var ve herkes surf yapıyor.

bembeyaz kumlarda güneşlenip dalgaların tadını hiçbir şeye para ödemeden çıkardıktan sonra açlığımızı bastırmak için şehre dönüp causeway bay’deki bedava denebilecek bir all-you-can-eat japon restoranı matsuya’ya gidiyoruz. buraya önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor, aklınızda bulunsun. japon mutfağı sadece sushi’den ibaret değil. midemiz el verdiğince tüm çeşitleri denemeye çalışıyoruz. yemekler harika ama asıl kalbimi çalan dondurma oluyor. ilk önce herhangi bir tatlıyla bağdaştıramadığım kırmızı fasulyeli, yeşil çaylı ve susamlı dondurmalar inanılmaz.

hong kong; hong kong yarımadası, kowloon adası ve yüzlerce küçük adadan oluşuyor. bugün kowloon adasının downtown’ına gidiyoruz. kowloon gökdelenlerin olduğu new york’u andıran hong kong yarım adası manzarasını en güzel görebileceğiniz yer aynı zamanda. burada da son derece şık ve işlek avm’ler var. mimarisi ve içindeki mağazalarıyla en hoşuma gidenler the one ve harbour city oldu. özellikle harbour city içindeki lcx katını şiddetle tavsiye ediyorum yolu düşecek olanlara. (not: şehrin biraz daha dışında kalan festival walk isimli avm ise alt katındaki taste adlı dev süpermarket ve içindeki yüzlerce mağazasıyla alışveriş yapmak isteyenler için kolaylık olabilir.)

acıkınca bir değişiklik yapıp japon yerine çin yemeğiyle karın doyurmaya karar veriyoruz. buradaki çin yemekleri türkiye’de yediklerimizden çok farklı. iyi ya da kötü değil, farklı; evet. o kadar çok çeşit var ki hepsini denemek mümkün değil. zaten küçük porsiyonlardan oluştukları için 5-6 çeşit söylemeniz gerekiyor. masayı donatınca hem karnınız hem de gözünüz doyuyor hem de çok çeşit yemiş oluyorsunuz. bir de masalardaki çay bardakları, tabaklar, kaşıklar, çubuklar hepsi oyuncak gibi ve çok şık. uzak doğu yemek kültürünü seviyorum!

hong kong’da sadece çin yemeği yok tabii ki. asya’da bir çok ülkede şubesi olan food republic diye bir restoran zinciri var ki gördüğünüz yerde mutlaka girin. burası her ülke ve hatta bölgenin kendine has mutfağının ayrı ayrı restoranının olduğu bir yemek department storu’u. siz thai yemeği yerken arkadaşınız vietnam yemeği yiyebilir ve aynı masada oturabilirsiniz. farklı yemekleri nerenin yemeği olduğunu bilerek yemek için süper bir fırsat. fiyatlar uygun ve her şey çok lezzetli. tadı damağımda kaldı!

karnımızı doyurduktan sonra analog fotoğrafçılığı, filmleri, retro ve oyuncak makineleri seven herkes için bir mabet olan lomography shop’a gidiyoruz. burada aklımı kaybedecek gibi oluyorum. elimde olsa bütün makineleri alırım. fotoğraf makinesi koleksiyonuma bir yenisini daha eklememek için kendimi zor tutuyorum. emektar multicolor holga’ma birkaç film ve ufak tefek aksesuarlar aldıktan sonra kalbimin yarısını dükkanda bırakarak hong kong yarımadasına uzaktan bakmaya avenue of stars’a gidiyoruz.

burada hong kong’lu ünlü yıldızların isimlerinin yazılı olduğu taşlar var. hollywood’daki walk of fame gibi. jackie chan’in el izleri ve bruce lee heykeli ise buranın en popüler noktaları. aralarında hakan’ın da olduğu bir çok insanı uzak doğuya hayran bırakan (hatta hakan’ın buraya taşınmasının arkasında yattığına inandığım) filmlerden chunking express’in yönetmeni kar wai wong ise bruce lee’nin tam karşısında olduğu için şanssız bir noktada, çünkü herkes üstüne basıyor. hong kong’daki gökdelenlerin ışıklarının müzikle dansı symphony of lights‘ı beklerken avenue of stars’da birkaç tur daha atıyoruz; ışık şovundan sonraysa sadece hong kong’da değil muhtemelen tüm asya’da yiyebileceğiniz en iyi pizzayı yemek için pizza express’e gidiyoruz. hayatımda yediğim en iyi pizzalardan birini burada yemek beni de şaşırtıyor. üzerine check-in yaptığımız için müessesenin ikramı olan tatlımızı da yedikten sonra bir haftalık malezya seyahatimiz için enerji depolamak üzere direksiyonu ters tarafta kırmızı taksilerden birine atlayıp eve dönüyoruz. sabah erkenden hava alanına gideceğiz.

düşündüm de 15 gün içinde 9 kez uçmuşum. gönül isterdi ki bu bir viral reklam olsun, ben biletlerimin bazıları bedavaya geldi derken bir yandan elimde bana sponsor olan hava yolu şirketinin mil biriktirme programı kartını sallarken poz vereyim, ama bu seferlik kısmet değilmiş. ayrıntılarını buradan okuyabileceğiniz bir haftalık muhteşen bir malezya (ve ‘how to spend 9 hours in singapore’ ana temalı 9 saatlik singapur) macerasından sonra yeniden hong kong’dayız. yüksek binalara asılı yüzlerce tabelayla gece gündüz hep aydınlık olan mong kok’ta yürüyoruz. sushi’yi özlemişiz. yine mi sushi. evet yine sushi. ver elini mi-ne sushi.

karnı doyan her hong kong’lu gibi biz de nemden ve sıcaktan kurtulmak için kendimizi bir avm’ye atıyoruz. bu seferki adres: mimarisiyle ünlü langham place. ilk 4 kata kadar bizi şaşırtmayan ortalama ve belki şık denebilecek bir mimariden sonra 4. kata gelince ağzımız açık kalıyor. burada 11 katlık dev bir galeri boşluğundan cenette çıkıyormuşçasına dik ve yüksek bir merdivenle 15. kata çıkıp oradan da her birinin kat planı birbirinden farklı 11 kattaki hiçbir mağazayı atlamamanız için tasarlanmış tekrar 4. kata inen bir rampayla bütün avm’yi gezmiş oluyoruz.

hem mimarisi heyecan verici hem de içinde türkiye’de veya avrupa’da olmayan çok tatlı mağazalar var. küçük çinli kızların kendi fotoğraflarını çekip sonra üzerine kalp çiçek böcek bilumum ıvır zıvır monte ettikleri makinelerin olduğu oyun ve atari salonları çok popüler. o fotoğraflardan hakan’la biz de çektik ama ikimizin de kariyeri tehlikeye girmesin diye yayınlamıyorum:) hong kong’da gözlemlediğim kadarıyla son 10 yılda hello kitty popülaritesinden hiçbir şey kaybetmemiş. henüz hiç oynamadığım, çoğu kişinin de beni sakın oynama bağımlılık yapıyor diye uyardığı angry birds’in ise hello kitty’yi sollaması yakındır.

ama benim asıl kalbimi çalan yaratık rilakkuma oldu. hong kong’da geçirdiğim her saniye beni rilakkuma manyağı yaparken en sonunda dayanamadım ve obez beagle’ım alfie’nin üzerine rilak’kuma’ getirdim. şimdi her gece beraber uyuyoruz.

buradan çıkıp üzerinde aklınıza gelebilecek elektronik her şeyi, binlerce aksesuarı ve ayrıntısıyla oldukça uygun fiyata bulabileceğiniz pasajların olduğu ünlü sai yeung choi caddesine gittik. uygun fiyata elektronik alışverişi için gelmeniz gereken yer burası.

bir sonraki durağımız ise tam bir çin malı cenneti olan temple street market: burası bir pazar: ıvır zıvır, çakma saatler, takılar, çay setleri, hediyelik yelpazeler, minik oyuncaklar, çantalar, giysiler, ayakkabılar, şemsiyeler kısacası ne ararsanız var. ama asıl eğlenceli kısım pazarlık yapmak. tüyo vermek gerekirse önce satıcıya almak istediğiniz ürünün fiyatını sorun. satıcının vereceği cevaba göre ödemek istediğiniz miktarın yarısını teklif edin. o indikçe istediğiniz fiyattan çok uzaklaşmadan makul bir noktada buluşun. eğer satıcının son söylediği fiyat hoşunuza gitmediyse bu noktada blöf yapmanız gerekiyor. satın almayacakmış gibi ürünü bırakıp gidin. arkanızdan seslenip size ürünü istediğiniz fiyattan bıraktığını söyleyecek. %100 olmasa da %80 falan çalışıyor :) zaten her şey oldukça ucuz ama siz yine de buradan pazarlık yapmadan dönmeyin. buradan çıkıp tsim sha tsui’de bir bara gidip pineapple mojito içtik. hesabı öderken pazarlık yapmamak için zor tuttum kendimi.

central’daki hip-hop çalan gece kulüpleri sizi açmıyorsa wan chai’ya gidebilirsiniz. burayı özetlemek gerekirse gireceğiniz barlarda bir avrupalı iş adamı başına 2 uzak doğulu kız düşüyor. bu kızlar barlarda çalışıyorlar ve her barın bir üniforması var, yani aynı barda çalışan kızlar aynı elbiseyi giyiyor. canlı müzik dinlemek için girdiğimiz amazonia’da ortam tam olarak böyleydi. müzik güzeldi ama oraya eğlenmek için gitmiş tek kız olduğumdan eğlenemedim pek.

buradan çıkıp birkaç metre ileride bu sefer de avrupalı erasmus öğrencisi profili çizen gençlerin barın ve masaların üzerinde çılgınca dans ettiği carnegies’e gittik. carnegies’in önü de oldukça kalabalıktı. içki ucuz ve müzik güzeldi. eğer bu şekilde de eğlenmek istemiyorsanız birkaç metre daha yürüyüp typhoon’da rahatça oturup bir şeyler de içebilirsiniz. wan chai’de gidebileceğiniz eli yüzü düzgün barlar bunlar. ama çarşamba geceleri iş değişiyor. çünkü çarşambaları ladies night ve bu cadde üzerindeki bütün barlarda kadınlara sınırsız bedava içki servis ediliyor bu yüzden çarşambaları hong kong’lular da burada takılıyor.

hong kong’un en heyecan verici yanı devasa gökdelenlere rağmen yerel ruhunu kaybetmemiş olması. etrafta satılan ve hepsini keşfetmem için belki orada yıllar geçirmem gereken ufak yiyecek ve bitkilerin yanı sıra bana bunu en çok hissettiren hemen hemen her apartmanın önünde gördüğüm küçük heykellerin önüne bırakılmış meyve ve yanan tütsülerin sırrını çözerim umuduyla şehrin biraz dışındaki che kung tapınağına gidiyoruz. her şey tam olsun istiyorum, tapınakta çalışan ve ingilizce bilen bir gencin yardımıyla biraz tütsü satın alıp bütün ritüeli gerçekleştiriyorum. iyi şans tanrılarından güzel dilekler dilerken, bambaşka bir kültür ve coğrafyada olmanın heyecanı için de kendi tanrıma teşekkür etmeyi unutmuyorum.

son derece basit mimarisi olan yerel bir tapınaktan çıktıktan yarım saat sonra 483 metre yükseklikte bir şeyler içebileceğiniz kaç şehir vardır ki? hong kong sürprizlerle dolu! dünyanın en yüksek binaları sıralamasında 4. sırada yer alan uluslararası ticaret merkezi yani ICC binasının 118. katında bulunan ozone bar dünyanın en yüksek barı. açık bir havada buradan bütün hong kong’u uçaktaymışçasına izleyebilirsiniz. şansıma hava kapalıydı ama bir mimar olarak kendime ‘aa 118. kata çıkmamış’ dedirtemezdim öyle değil mi? :)

beni 118. katta gördüğüm manzaradan daha çok etkileyen bir şey varsa o da in-town check-in idi. icc’nin altındaki elements isimli son derece şık avm’nin devamındaki kowloon metro istasyonunda, yani şehir merkezinde, hong kong uluslararası hava alanında kontuarı bulunan bütün şirketlerin birer kontuarının olduğu bir bölüm var. gün içinde buraya bavulunuzu bırakıp boarding pass’inizi alıp şehirde gezmeye devam edebiliyorsunuz. yani bavulunuzla check-in’inizi hava alanına gitmeden yapıyorsunuz. hem bavulu taşımıyor hem de zaman kazanıyorsunuz. gerçekten #inanilmaz bir rahatlık!

yazıyı vedat milor’un obez versiyonu ele almış gibi oldu farkındayım ama gerçekten de hong kong’dan tadına bakamadığım binlerce yemeği, gözümü alamadığım doğayı, çince yazıları, karmaşayı ve yaşanacak onlarca farklı deneyimi arkamda bırakarak ayrılıyorum. yolumu bu coğrafyaya ve bu yakınlara tekrar düşürmek için kendime söz veriyorum. dev bir metal taşıtın içinde sabırla 10 saat oturduktan sonra evime istanbul’a varacağım. gözümü kapadığımda rengarenk kareler canlanıyor zihnimde. hepsi renki bir rüyaydı sanki. gözümü açtığımda istanbul’a varmamıza sadece dakikalar kalmış. insanoğlu gerçekten de kuş misali…

hong kong’a gideceklere kolaylık olması açısından foursquare’de önerdiğim adresler ve gittiğim yerlerden oluşan bir liste yaptım, tıklayınız.

yerlisinden tavsiyeler: akif hakan çelebi

yerlisinden tavsiyeler: akif hakan çelebi

bavulum tamam, bilet ve pasaport çantamda, playlistler tamam, 10 saatlik hong kong uçuşuna hazırım. istanbul’dan gece yarısı bineceğim, ertesi gün öğleden sonra hong kong’da olacağım. ilk gece çok işimiz var,...

YORUMLAR

Şu an hiç yorum yok.

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir