glasto

Across over 100 stages, more than 1000 bands, DJ’s, shows and workshops. Clashes, bad reception, advanced battery usage techniques, MUD, rain, sun, sunburn, huge crowd, grass, mud. Did I say mud? Colorful costumes, people of all ages, peace, dancing with strangers, meeting new friends, forgetting names, sharing, cold, heat, sweat, smell, great music, wellies, floral crowns, environmental consciousness, longing for a shower… Glastonbury is all of these, all together.

copler

ENGLISH VERSION COMING SOON

Glastonbury Festival of Contemporary Arts, Somerset’te normalde ineklerin otladığı dev bir çiftlik olan Worthy Farm’da 1970‘lerden beri gerçekleştirilen dünyanın en muhteşem festivali. Kapasitesi 175bin kişi. Haziran sonunda gerçekleşecek festivalin biletleri henüz line-up açıklanmadan, taa Ekim ayında satışa çıkıyor (ve 1-2 saat içinde tamamen tükeniyor). Daha sonra Nisan ayında bir sebepten biletini iade etmek zorunda kalanların biletleri tekrar satışa çıkıyor. Örneğin ben biletimi Nisan’da alabildim. Tek konser bileti değil otobüs bileti de dahil Coach Travel paketi aldığım için şansım arttı.

bilet

Alınan bilet daha sonra başkasına devredilemiyor. Çünkü Ekim’de satışa çıkmadan çok önce sisteme kayıt olmak, fotoğraf yüklemek, fotoğrafın onaylanmasını beklemek falan gerekiyor. Biletler isme özel ve fotoğraflı olarak basılıp kapıda bilekliğe çevriliyor. Komplike işler. Belki de bu yüzden iyice kıymete biniyor. Festivalde ana sahnelerde müzik 3 gün sürüyor (Cuma, Cumartesi, Pazar). Ama festivalin kapıları Çarşamba sabah erkenden açılıyor. Gelip çadır kurmak, dinlenmek ve gerçekten dev festival alanındaki ana sahnedeki müzik dışındaki atraksiyonları, her birinin farklı atmosferi olan sahneleri, alanları keşfetmek için dolu dolu 2 gününüz var yani.

26 Haziran Çarşamba

Çarşamba sabah 11’de Londra 02 Arena otoparkından shuttle’a biniyoruz. Eve yalnızca bu shuttle’ın bileti gelmişti. Festival biletimize saati önceden belirlenen otobüse bindiğimizde kavuşacağız. Eğer doğru saatte doğru shuttle’a binmezsen festival biletini alamıyorsun yani. 4-5 saatlik yolculuk sonunda Worthy Farm’a varıyoruz. Otobüsten inip dev sırt çantalarımızı çadırımızı yüklenip biletimizi bilekliğe dönüştürdükten sonra uygun bir kamp yeri aramak için zorlu yolculuğumuz başlıyor.

gidiyoruz

Hava çok sıcak. Kapılar bu sabah 9’da açıldığından erken davrananlar çadırlarını çoktan kurmuşlar bile. Her yer şimdiden dolmuş. En çok çadır kurmak istediğimiz Park Home Ground’da yer bulma ümidimiz kalmıyor. Özellikle kalabalık arkadaş gruplarının çok çadıra yanyana yer bulmaları için çarşamba sabah kapının ilk açıldığı saatlerde burada olması gerekiyor demek ki.

 cadir

Biz iki kişi olduğumuz için Dairy Ground’un batısında kendimize bir yer bulup çadırımızı kurma çalışmalarına başlıyoruz. Duygu da ben de ilk defa kendi başımıza çadır kuracağız. Hava çok sıcak ama yarım saatte çadırı kurup Occupy Gezi bayrağımızı da göğe çekip yerleşmeye başlıyoruz. Toplam 6 günü burada geçireceğimiz için gerçek bir yerleşme söz konusu.

bayraklicadir

Yerleşme bitince ana sahnelerin olduğu alana doğru keşfe çıkıyoruz. Burası çok ama çok büyük (Haritanın büyük halini incelemek için tıklayın)

harita

İçimizde tarifsiz bir mutluluk var. İşte sonunda buradayız. Rengarenk bayraklarla süslü Other Stage’i geçip Pyramid’e doğru yürüdüğümüz yol üzerinde yemek için sayısız seçenek var. Fiyatlar Pound olduğu için elbette bize göre fazla ama diğer UK festivallerine göre daha uygun.

 anasahneler

Bir de örneğin geçen seneki deneyimlerimize göre Reading’de paralı olan pek çok şey burada bedava. Info noktalarından  festival programı, bez çanta, tuvalet kağıdı, güneş kremi ücretsiz alınabiliyor. Ücretsiz ‘security lock-up’lar var. Değerli eşyalarınızı, paranızı, pasaportunuzu buralarda tutabiliyorsunuz. Su dolduracak noktalar var vs. Telefonlarınızı ücretsiz şarj edebiliyorsunuz.

ortam

Bu iki festivalin bilet fiyatları ortalama olarak aynı. Reading’in aksine Glasto’da sponsorlar yok, festivalin destek olduğu Greenpace, Wateraid, Oxfam gibi kuruluşlar var. Kısacası ruh olarak bile bambaşka.

mamalar

Karnımızı doyurduktan sonra festivalin en çok merak ettiğim venue’lerinden Beat Hotel’e doğru yol alıyoruz. Otel dediğime bakmayın, içi 70‘li yılların otelleri gibi tasarlanmış bir çadır burası. Gündüzleri restoran, akşamları bar olarak çalışıyor; ama müzik ve dans hiç eksik olmuyor.

 beat hotel

Beat Hotel DJ’leri erkenci Glasto ahalisini ufak ufak ısıtmaya başlamış bile. Birer Bloody Mary ile eşya taşımalı çadır kurmalı ve bu dev alanla tanışmalı yorucu günün yorgunluğunu attıktan sonra elektronik müzik konseptli sahnelerin yer aldığı Silver Hayes adlı alandan geçerek çadıra doğru yol alıyoruz. Henüz müzik yok, Cuma’ya hazırlanıyorlar. Bayrağımız sayesinde çadırımızı kolayca bulup uykuya dalıyoruz.

silverhayes

27 Haziran Perşembe

Günaydın Glastonbury! Çadır tabanının üzerine izolasyon matı, üstüne şişme yatak ve içine battaniye de koyduğumuz uyku tulumlarında mışıl mışıl uyuduk dün gece. Hava biraz kapalı. Bizim festivallerde sabahın köründe güneş doğar doğmaz çadırın içi sıcaktan nefes alınmayacak hale gelir. Burada öyle bir sorun yok. Çok geç saatlere kadar uyuyamamızın sebebi komşularımızın biraz geveze olması.

gunaydin

Daha 2. gün, ama her sabah olduğu gibi toi-rent tuvaletler temizleniyor. Zaten temizlenmediği zaman insanlar olarak ne pis varlıklar olduğumuzu anlıyoruz sürekli.

 tuvaletler

Tuvalet çıkışlarında malesef su yok ama püreller var. Yanınızda kolonyalı mendil bulundurmanız mühim. Gerçekten hayat kurtarıyorlar.

sanitizer

Güzel kahve ve kahvaltının ardından konsersiz geçecek koca günümüzü festival alanının henüz hiç gitmediğimiz yerlerine gitmeye adıyoruz. Ana sahnelerin olduğu kuzeydeki alanlardan çiftliğin güneyine doğru yürümeye başlıyoruz.

 westholts

Daha küçük sahnelerin, sıra sıra yemek tezgahlarının ve mağazaların arasından geçerek Greenpeace’in konuşlandığı alana geliyoruz. Burada yerel çiftçilerin ürünlerini sattığı Farmers Market da var. Glastonbury’nin çevreci, sosyal sorumluluk alan bu yönünü çok seviyorum.

 farmers

Greenpeace’in bu seneki önceliği kutuplar. Save the arctic kampanyasına dikkat çekmek için tasarlanmış alanda kutup ayıları, buzullar, çocuklar ve büyükler için oyun alanları, bilgilendirme panoları falan var.

 savethearctic

Buradan güneye doğru yürümeye devam ediyoruz. Git gide daha hippi ortamlara girdiğimizi söyleyebilirim. Small World Stage’de önce Üsküdar’a gider iken dinleyip sonra Çadırımın üstüne şıp dedi damladı ile birazcık göbek atıp Green Futures alanını gezmeye devam ediyoruz.

smallworld

Çocuk parkları, çiçekler, hulohop çevirenler, ekolojik marketler, vegan yemekler, Glastonbury festivalinin yaratıcısı ve Worthy Farm’ın da sahibi Michael Eavis’in de dediği gibi dünyanın aslında nasıl olabileceğinin bir prototipi burası.

 park

Gezinmeye devam ediyoruz ve süper tatlı bir Glasto düğününe denk geliyoruz. Beyaz kısa elbisesinin altına siyah Wellies botları, kafasında da basit bir çiçek tacıyla gelin, yanında ise smokinin altına yine siyah botlarını giymiş damat hayallerimdeki düğünü yapıyorlar.

wedding

Biz de bu cicoş çiftin yeminlerini dinledikten sonra iyice güneye devam edip Healing alanına geliyoruz. Burada masaj, reiki, terapi, workshop… ne ararsanız var. Worthy Farm’ın en güneyinde dün akşam Glastonbury açılış töreninin gerçekleştiği, Stone Circle’ın da bulunduğu Sacred Space’e varıyoruz en sonunda.

 renkli

Burası alabildiğine yemyeşil bir tepe ve çiftliğin en kuzeyindeki kamp alanlarına kadar manzara ayaklarınızın altında. Buraya gelince ne kadar dev bir festivalde olduğunu anlıyor insan: Sana bir tepeden baktım ey aziz Glastonbury.

 ben

Bir ağacın altında salıncakta sallanıp, çimenlere yatıp dinlendikten sonra dönüş yolumuz tuhaf bebek kafaları, donuk ifadeleri oyuncak atlar ve asit temalı creepy dekoruyla gece gelecek misafirlerini ürkütmeye hazırlanan Unfair Ground’dan geçiyor.

bebekkafasi

NYC Downlow ve Underground gibi mekanlarıyla Newyork’un gay klüplerinin ruhunu bu gece yaşatmaya başlayacak olan Block 9’ın yanından geçip sirk ve başka bir çok atraksiyonun olduğu alana geliyoruz.

sirk

Henüz festivalin ana sahnelerinde müzik olmadığı için herkes bu atraksiyonların olduğu alanlarda. Tam bir şenlik ortamı var. Çoluk çocuk genç yaşlı herkes cıvıl cıvıl. Dev twister fikrine bayıldım mesela!

twister

Hava kapalı ama insanlar rengarenk. Dev kamp alanının en güneyinden kuzeyine geri yürüyüp ana sahnelerin olduğu alanlara gelip kendimizi tekrar Beat Hotel DJ’lerine emanet ediyoruz.

 beathotel

Bolca sim, boyalı saçlar, rengarenk giysiler giyinmiş kalabalık arkadaş grupları, kısa şortlu kızlar, taytlı erkekler, enteresan kostümler eşliğinde güzel müzik ile kendimizi festival ruhuna teslim ediyoruz. Tam o sırada İngiltere’nin olmazsa olmazı yağmurun ilk damlaları düşüyor. Herkesin ayağında botları, çantalarda yağmurlukları olduğundan kimse dans etmeyi kesmiyor. Yağmur çamur korkutamaz bizi.

Hatta yağmur altında dans etmek hobimiz bile denebilir. Yağmur fırtınaya dönünceye kadar devam ediyoruz. O birkaç saat içinde efsane yağmur yağıyor ve Glasto’nun olmazsa olmazı çamuruyla da tanışıyoruz bu sayede. Islak giysilerimizi değiştirmek için gittiğimiz sıcacık çadırımızda tam tamına 3 saat geçiriyoruz.

cadirda

Böyle şeylere de hazırlıklı olmak lazım. Bizi festival oyunlarımız ve kartlarımız bizi oyalıyor. Yoldan aldığımız sıcak kahve ve krep ise içimizi ısıtıyor.

kart

Yağmur dinince bu defa da bu sene afterlife temasıyla tasarlanmış Shangri-La’yı keşfetmek için yine çiftliğin güney doğusuna doğru yürüyoruz. Her yer çamur içinde olduğu için yürümek, kayıp düşmemek gerçekten zor. Ama çamur olmasaydı gerçekten Glasto’ya gelmiş olur muyduk?

 camur

Shangri-La’da Cennet (Heaven) ve Cehennem (Shangrihell) sahnelerini, içi seks, günah ve pornografi temasıyla döşenmiş her bir odasından farklı müzikler yükselen tünelleri görünce şaşırıyoruz. Gerçekten muazzam. Cehennem sahnesi açık havada ve önüne binler toplanmış bile. Cennet’in kapısında ise kuyruk var :)

 seks

Biraz da gündüz kapalı olan Block 9‘a göz atalım diyoruz. Gece daha da korkunç görünen Unfair Ground’dan geçerek Block 9‘a varıyoruz.

asit

Block 9’da çatısına taksi uçmuş dekoruyla bize bir film setindeymişiz gibi hissettiren NYC Downlow’un trans dansçılarını izlemeye dalıyoruz. Önünde upuzun bir kuyruk olan gece kulübü Underground’un ise binasına metro çarpmış gibi duran post-apocalyptic bir dekoru var. Her şeye o kadar özenilmiş o kadar büyük bir festival ki bu ve görecek yapacak o kadar çok şey var ki yemek yemeyi bile unutuyoruz.

 nycdownlow

Geç bir yemek üstüne Beat Hotel’de dansın ardından yarınki müzik dolu güne enerji depolamak için uyku tulumlarımıza çekiliyoruz. Biz uykuya teslim olurken, tonlarca demirden yapılma dev bir örümcek olan Arcadia sahnesi yarın başlayacak alevli şovların provasını yapıyor, yüzlerce metre öteden gelen ateşin ışığı ve çığlıklar arasında uykuya dalıyoruz.

28 Haziran Cuma

Çadır kurma, yerleşme ve festivali tanımayla geçen 2 günden sonra bugün nihayet müzik başlıyor. Bugünkü line up o kadar iyi ve çakışan konserler öyle acımasız ki… Bütün günü müzikle dolduracak bir program yaptım:

cumaprog

Menüde Swim Deep, Haim, The Hives, Half Moon Run, Gold Panda, Peace, Local Natives, Steve Aoki, Miles Kane, Toro y Moi, Tame Impala, Ms Mr, Alt-J, Dizzie Rascal, Foals, Arctic Monkeys, Portishead, Simian Mobile Disco ve Rustie var. Çakışmalar, sahnelerin birbirlerine olan mesafeleri, kalabalıklar, hepsinin farkındayım. Amacımız bu programa tamamen uymak değil o an yerimize ve modumuza ne uygunsa onu dinlemek.

cico

Cuma müzik dinleme maratonuna John Peel Stage’e yürürken Other Stage’de süpriz konser veren Beady Eye’a denk gelerek başıyoruz. Gallagher’ları sevmiyorum ben, dolayısıyla ilgi göstermiyoruz pek.

 beadyeye

İstikametimiz John Peel Stage. Bu arada John Peel bir BBC Radio 1 DJ’i imiş. Festivalin ana sahnelerinden olan bu çadır boyut itibariyle Reading’deki NME Tent tadında. Tarz ve line up olaraksa Pitchfork Paris ve yine Reading NME Stage line-up’ları arasında gidip geliyor.

 bileklikler

Gelelim bu sahnenin ilk konuklarından Swim Deep’e: SXSW’de 100 kişilik bir mekanda, küçücük bir sahnede, sahnenin yanından, hatta yanımda Peace’in vokali, arkamızda Lucy Rose şeklinde çocukların çoraplarına falan bakarak izlediğim bu yeni yetme grup şu an festivalin ana sahnelerinden birinde – evet öğle vaktinde falan ama gayet iyi bir kalabalığı toplamış, bu büyük sahnenin hakkını veriyorlar. Kendilerinde headliner potansiyeli kesinlikle görmüyorum ama festivallerin demirbaşı olup öğle saatlerinden akşamüstüne terfi ederler önümüzdeki senelerde. Menejerleri biraz beslesin bu çocukları hepsi çok zayıf, yazık.

 swimdeep

Swim Deep sonrası festivalin 2. büyük sahnesi Other Stage’de The Hives’a göz atalım diyoruz. Geçen sene Reading NME sahnesinde bu İsveçli garage rock topluluğunun konserinde o kadar eğlenmiş o kadar eğlenmiştik ki… Şimdiyse bir eksiklik var: Rüzgar kuvvetli ve sahnenin yanlış tarafında olduğumuzdan ses çok kötü geliyor. Bunun dışında oldukça gerilerde, konseri çocuklarıyla izleyen ailelerin ve yaşlı teyzelerin yanında olduğumuzdan; geçen sene pogo yapanların arasında kalıp neredeyse ezilerek izlediğimiz grup değil de başka bir grubun konserinde gibiyiz.

 hives

Zaten İsveçli tecrübeli grup da yerini yadırgamış gibi, bugünün line-up’ı ters en iyi grupları önce çıkarıyorlar gibi sitemkar espriler yapıyor, slot’ını beğenmemiş olsa gerek. Daha Cuma ilk saatler, o enerjiyi hissedemiyoruz ve aksiyonun çok içinde olmayınca keyif alamıyoruz konserden. Yarısında nasılsa geçen sene izlemiştik, bu sene de Eksen On Fair’da izleyeceğiz, Eylül’de coşarız diye ayrılaraktan, dev festival alanının güneyine, Park Stage’e doğru yola koyuluyoruz.

 rüzgar

Yolda nihayet rüzgarın müziği getirdiği yerde durunca anlıyoruz aslında yine yardırıyor olduklarını. O koca bayrakları rüzgarın yönünü tayin edelim diye dikmişler demek ki:) Yanlış yerde durursanız sadece bas ya da davul kiki falan duymanız muhtemel. Sizi The Hives izleyen kalabalığın arasındaki bu şirin aileyle tanıştırmadan edemedim. İlerde çocuklarımın babası olacak adam da bu model olmalı.

baba

SXSW’de performanslarının sonuna denk gelip hayran kaldığım, sonra tüm şarkılarını ezberleyecek kadar çok dinlediğim Kanadalı grup Half Moon Run’ı ilk Glastonbury performanslarında yalnız bırakmak istemiyorum. Bu nedenle istikamet Park Stage. Yolda enteresan araçlarla karşılaşıyoruz. Konvoy halinde geçiyorlar. Birinin içinde Michael Eavis halkı selamlıyor hatta.

The Park diye adlandırılan sahne 2011 Glastonbury’sinde Thom Yorke & Jonny Greenwood’un sürpriz Radiohead ve Alex Turner ile Miles Kane’in sürpriz Last Shadow Puppets konseri verdikleri sahne aynı zamanda. Girişi dev çiçeklerle süslenmiş. Hemen poz vereyim.

hemenpozverdim

Çiçekleri geçince Sandalizm akımıyla tanışıyoruz: Amca kumla harikalar yaratıyor.

sandalizm

Biz Park Stage’e vardığımız sırada güneş de en tepede, grubu beklerken sahneye bakan eğimli çimenlere yayılıp güneşlenenlere biz de katılıyoruz. Şu an hayat çok keyifli.

gunes

Half Moon Run soundcheck’ini tamamlayıp sahneye çıktığında hepimiz sahne önüne gidiyoruz. Çok kalabalık olmadığı için en öne rahatlıkla gidebiliyorum ben de. Duygu arkalarda çimlerde oturarak dinlemeyi tercih ediyor. Burada oldukları için o kadar mutlular ki, onların bu pozitif enerjisi seyirciye de yansıyor ve bir süre sonra oturanların çoğu sahne önüne geliyor.

 thepark

Birbirinden güzel ve seyirciye yepyeni gelen bestelerini kusursuz çalıp sempatik, rahat, mütevazi tavırlarıyla kendilerine bir sürü yeni hayran ediniyor Half Moon Run. Bu yetenek fışkıran ve aynı zamanda güzel de çocuklar olan dörtlü bence şöhret basamaklarını üçer beşer atlayacak. Elif demişti dersiniz. Full Circle şarkılarını kaydettim. Dinleyin bakalım sevecek misiniz?

 halfmoonrun

Half Moon Run konserinden büyülenmiş bir şekilde ayrılıp karnımızı doyuruyoruz ve o sırada Sonic sahnesinde Gold Panda konseri kaçıyor:( Glastonbury biraz da böyle. Konseri kaçırdığıma çok da üzülmemem gerektiğini daha sonra anlıyorum, size de anlatacağım:)

park

Karnımız doyunca John Peel sahnesinde Peace’in sonuna denk gelip şu sıralar en popüler parçaları olan Lovesick’te dans ediyoruz. Peace’i ilk olarak SXSW’in o müzikten biraz da uzak ortamında dinlemiştim. Çaldıkları o küçücük showcase sahnesinden sonra bu sahneye yakıştıklarını düşünüyorum. Henüz çok yeni bir grup ama özellikle İngiltere’de iyice ünlenmeye başladılar. Festivalde olduğum için amacım hiç dinlemediğim yeni bir grubu denemektense İngilizlerin coşacağını dolayısıyla ortamının izleyicisinin iyi olacağını bildiğim grupları dinlerken eğlenmek. Peace de bu gruplardan. Hem de sonuna yani en coşkulu kısmına geldiğimiz için baya eğleniyoruz.

 peace

Peace’den sonra John Peel sahnesinin konuğu Local Natives. SXSW’deki o kötü backline’lara rağmen en beğendiğim gruplardandı, zaten de çok severek dinlerim. İnanılmaz yetenekli bir davulcu etrafına her birinin sesi ayrı ayrı mükemmel olan 4 müzisyeni toplamış, her biri çaldıkları her enstrümanın hakkını veriyorlar ve besteler de çok iyi; özellikle ritimler. Nadir sevdiğim Amerikalı gruplardan. Eline az buçuk gitar alan, az yetenekli ama karizmatik frontman’li grupların yapamayacağı bir müzik bu. Burada deplasmandalar yani ne kadar iyi olurlarsa olsunlar çok büyük bir grup olmadıkları için bir İngiliz grubu coşkusuyla dinlenmiyorlar bu tarz festivallerde hiçbir zaman. Yine de Local Natives konseri de gayet keyifli geçiyor. Tabii ki SXSW’dekinden daha da iyiler. Biz Local Natives dinlerken Sonic’de Steve Aoki kaçıyor. Ah be Glastonbury.

 localnatives

Local Natives’den sonra John Peel sahnesinde sıra Miles Kane’de. Artık iyice bir rockstar havasına bürünen Miles Kane sahneye İngiliz bayrağı takım elbisesiyle çıkıyor ve gaz bir şekilde konsere başlıyor. Memleketi adamın. Seyirciler coşuyor tabii. Glasto tarihinde Miles Kane ve Alex Turner önceki senelerde Park Stage’de sürpriz bir Last Shadow Puppets konseri vermişlerdi. Acaba Alex, Miles’in sahnesine konuk olur mu? Olma ihtimali çok yüksek. Üstelik bugün Arctic Monkeys konseri de var. Alex buralarda bir yerlerde olmalı. Kafamda deli sorular.

 mileskane

John Peel sahnesinde en önlerdeyiz, ama konserin sonuna kadar kalmıyoruz çünkü gidip Occupy Gezi bayrağımıza direk alıp sonra da Other Stage’de önlere yerleşmemiz lazım. Netekim beklenen olmuş ve sevgili Alexciğimiz Miles’in sahnesine çıkmış ve beraber Standing Next To Me söylemişler. Hastası olduğum Last Shadow Puppets turnede olan bir oluşum değil ve Arctic Monkeys’in turne takvimine bakılırsa olma ihtimali de yok gibi yani şarkılarını canlı dinleme şansım yok. Buradaki ihtimal kabak gibiydi ve kaçırdım. Pişmanım. Çok pişmanım. Neyse sağlık olsun. 

Dediğim gibi Miles Kane’i yarıda bıraktıktan sora Occupy Gezi bayrağımıza 7 metrelik teleskopik bir direk almaya gidiyoruz. Direk çok hafif ama kontrolü biraz güç. Hazır yeri gelmişken söyleyeyim, Glastonbury bu bayrakların yasak olmadığı bir festival dolayısıyla çok fazla bayraklı izleyici oluyor. Genelde ülke bayrakları ve komik şeyler oluyor. Direkler çok uzun olduğu için kimsenin görüşü engellenmiyor ama videolarda ve arkalardan harika bir görüntü oluşuyor. Biz de festivale gelmeden kendimize misyon edinip birkaç model Occupy Gezi bayrağı yaptırdık.

 bayrak

Festivalde bayrağımızı görüp yanımıza gelenler oldu: Hem Türkler hem de olaylardan haberi olan İngilizler. Türkler gelip tebrik ettiler ve bayrak sayesinde birbirimizi bulduğumuz için beraber takılma şansımız oldu. Olaydan haberi olan İngilizler gelip bizimle sohbet ettiler. Sorular sordular. Desteklediklerini söylediler. (Hatta ben bu durumu Facebook’a, Twitter’a yazdığımda İngiltere Türkiye’ye şöyle düşman böyle düşman diye saçma yorumlar yapanlar tabii ki oldu. Onlara sabırla İngiltere ile değil İngiliz İNSANlarla konuştuğumuzu anlatmaya çalıştım) 

elifoccupy

Bayrağımızı alıp, rüzgarda birazcık zor yürüyerek, ama bayrak sayesinde de önlere doğru yardırarak Other Stage’de Tame Impala için beklemeye başlıyoruz. Bu Tame Impala’yı ikinci dinleyişim olacak. Haftaya da Open’er da dinleyeceğim. Tame Impala ile aynı anda Pyramid’de The Vaccines var. Alında The Vaccines konserinde net daha çok eğlenirdik ama Duygu geçen sene The Vaccines’de ezilme tehlikesi geçirdiğinden minik bi travması olabilir diye onu zorlamak istemiyorum. Other Stage’de sırasıyla Tame Impala, Alt-J ve Foals dinleyeceğiz.

cokbayrak

Sahneden sahneye koşmayalım diyoruz ve Tame Impala’yı bekliyoruz. Other Stage’in Avusturalyalı misafirleri yine harikalar, ben zaten çok seviyorum. Öyle hoplamalı zıplamalı bir konser değil kesinlikle ama güzel müzik. Setlist genel olarak güzel. İlk albümleri Innerspeaker’in en iyilerinden Solitude is Bliss, son single’ları Elephant, benim işte bu şarkıda evlenmek istiyorum dediğim şarkılardan Feels Like We Only Go Backwards, Mind Mischief, It’s Not Meant To Be ve Alter Ego gibi muhteşem şarkılarını çaldılar. Why Won’t You Make Up Your Mind bekliyorum ama onu dinlemek Open’er’a kısmetmiş. Tame Impala iyi grup ya. Olduğum yerden tam göremiyorum ama Kevin Parker yine çıplak ayaklıydı kesin, zaten kendisini anamdan babamdan çok görür oldum:) Gitar tonlarına kurban. Umarım Türkiye’ye de gelirler.

Tame Impala’dan sonra hiç yerimizden ayrılmadan beklemeye devam ediyoruz. Biz beklerken yeni yeni insanlarla tanışıyoruz. Hep bayrağın marifetleri. Konser dinlemek için İstanbul’dan -arkadaşları bilet bulamadığı için- tek başına Glastonbury’ye gelen Nisa bayrak sayesinde yanımızda örneğin. İngiltere’de yaşayan 19 yaşındaki Türk asıllı Erkan da bizi gördüğüne öyle sevinmiş ki neredeyse sarılıp öpecek. Yanındaki İngiliz arkadaşına Gezi olaylarını özet geçiyor hızla. He bir de bayrak sayesinde birimiz konser için beklerken diğerimizin tuvalete gidip gelmesi, içki alması falan da kolay oluyor, çok rahat buluyoruz birbirimizi.

duygu ben

Tame Impala’dan sonra hiç yerimizi değiştirmeden Other Stage’de Alt-J’i dinleyeceğiz. Alt-J South by Southwest’te en çok konser veren gruplardan biriydi. Orada gerçekten çok talihsiz bir ortamda izlemiş, grubun kötü bir performansına denk gelmiştim. Ama geçtiğimiz sene Mercury aldıklarına göre çok da kötü olamazlar. Hem de yine kendi evlerindeler. Alt-J bizi şaşırtmıyor ve konser keyifli geçiyor. İngiliz seyircisi şarkıları ezbere biliyor ve hepsine eşlik ediyor. Bir de ellerimizle üçgen yapıyoruz tabii. Matilda, Breezeblocks, Tessellate ve Fitzpleasure en coşkuyla izlenen şarkılar oluyor. (Şimdi farkettim de ne garip şarkı isimleri)

 altj

Günün en çok beklediğim konserlerinden Foals’da son 3 konserdir Other Stage’de olduğumuz için iyice önlere kadar gelebiliyoruz ve etrafımızdaki insanlarla da artık iyice arkadaş olmuş durumdayız. Foals’u ne güzel One Love’da dinleyecektik ama sevgili hükümetimizin bizi alkolden koruma çabaları sebebiyle ne yazık ki alkol sponsorluğunda festivallerimiz artık tarihe karıştı.  

foals2

Foals son yıllarda en çok beğendiğim gruplardan. Müziğe bambaşka bir boyut getirdiklerini düşünüyorum. Bende yerleri çok ayrı. Headliner olmadıkları için 45 dakika çalacaklar, bu kesin, 3 albümden herbiri tek tek şaheser olan şarkılarından hangilerini seçecekleri konusunda heyecanlıyım. Albümleri en sevdiğim albümler listesinde olmasına rağmen canlı konser kayıtlarını dinlerken Yannis’in sesi albüm kayıtlarındaki kadar iyi olmadığından hayal kırıklığı yaşamıştım. Yine de Foals Foals’dur diyerek heyecanla beklemeye başlıyorum.

 foals

Açılışı son albümden Prelude ile yapıp konsere Total Life Forever ile devam ettiklerinde ben çoktan mutluluktan kendimden geçmiş durumdayım. Bu mu kötü performans diye düşünüyorum. Kelimenin tam anlamıyla yardırıyorlar. Şarkılara eşlik eden en ateşli kalabalığa dahil olduğumuz için algıladığımız performansta herhangi bir sıkıntı yok yani. Belki de mutluluktan ayırt edecek halde değilim. Sırasıyla Total Life Forever, Olympic Airways, My Number ile yükselttikleri tempoyu yine kademeli olarak Bad Habit ve sonrasında Spanish Sahara ile düşürüyorlar. Spanish Sahara’nın ilk notalarında atılan çığlıklar, sonra hep beraber şarkının bir kısmında yere oturmamız, hepsi rüya gibi. (Bir önceki Glasto performanslarında yine bu şarkıda herkes yere oturunca Yannis çok duygulanmış ve bu en unutamadıkları performanslarından biri olmuş)

Sonunu uzatıp seyirciyi iyice gaza getirdikleri Red Socks Pugie ardından Holy Fire’ın Spanish Sahara’ı Late Night ile yine duygusal anlar yaşadıktan sonra Inhaler’la öyle böyle coşmuyoruz! Herkesin zıpladığı, bağırdığı, bayrakların dalgalandığı, ışıkların ve sahnedekilerin ayrı ayrı coştuğu anlar muhteşem. Setlerini Providence ve ardından bitmek bilmeyen dev bir Two Steps, Twice şovuyla bitiriyorlar. Tabii biz de bitiyoruz. Sanırım hayatımda izlediğim en iyi canlı performans. Son şarkıda yeni edindiğimiz bir arkadaşımın omzundayım, en çok da o bitiyor. Offff! Gerçekten çok çok iyi. Daha Cuma gününden kazanan belli. Foals konseri benim için festivalin en iyisi ve unutulmazı oluyor. Setlist neredeyse eksiksiz. Black Gold ve Electric Bloom da çalsalar Radiohead olan dinimi değiştirip Foals yapabilirdim sanırım.

ucanyannis

 (Yannis havada durdu şahitlerim var)

Bu arada elimizdeki OccupyGezi bayrağımızı da her fırsatta kameranın gözüne sokmaktan kaçınmıyoruz.  Mesela şuradan efsanevi kapanış şarkısı performansını izleyip hem türlü taşkınlıklar yaparken beni hem de bayrağımızı görebilirsiniz. Foals konseri gerçekleşse One Love’da da bu tadı verir miydi bilmiyorum ama kendi şehrimizde dinlemek bambaşka bir deneyim olurdu orası kesin. Rahat uyuyamayın pis hükümet!

Other Stage’de Foals konserinden hemen sonra Pyramid’de Artic Monkeys ve yine Other Stage’de Portishead başlayacak. A mı diyim B mi diyim durumundayız biraz. Arctic Monkeys’i Open’er’da ve belki de Türkiye’de izleyeceğim diye hazır önlerdeyken burada kalıp yine Other Stage’de olan Portishead konserinin başını, sonlarında ise çıkıp Arctic Monkeys konserinin sonunu izlemeye karar veriyorum. Bu kararı Arctic Monkeys’in daha uzun yıllar konserler vereceği, Portishead’inse turnede olmadığı, albüm hazırlığında olmadığı ve belki de bir daha canlı dinleyemeyeceğimi düşünerek veriyorum. Bir önceki konser asla kaçırmak istemediğim Foals ve oradan çıkıp Pyramid’te düzgün bir yere yerleşmem olanaksız, çünkü insanlar en büyük sahnede düzgün bir yer kapmak için öğlenden hatta sabahtan yerleşiyorlar sahne önüne. Kendimi doğru kararı verdiğime ikna etmeye çalışıyorum. (Galiba biraz da manyağım)

gezi

Bu sıralarda fotoğraf çekme merakımdan sürekli elimde olan telefonumu düşürüyorum yine. Geçen sene Reading’de telefonumu kaybettiğimi anlamam, millet Justice dinleyip zıplarken elimde ışıkla çamurların kırık gözlüklerin ve elime basması muhtemel botların arasında telefonumu aramam bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden. Telefonumu kaybetmekten çok hayır aynı salaklığı tekrar yapamam diye üzülüyorum. Neyse ki daha sakin bir konserdeyiz. Kimse zıplamıyor. Çamurların içinde buluyorum telefonumu <3

Portishead sahneye çıktığında aklım Pyramid’de olsa da bir yandan da iyi ki burda kalmışım diyorum. Beth Gibbons muhteşem sesi ve karizması ile hakikaten büyülüyor ve kadınlık kelimesine yeni boyutlar kazandırıyor. Sour Times, Glory Box ve özellikle Machine Gun gibi şarkıları canlı dinlemek harika. Gerçekten de belki de bir daha izleyemeyeceğim bir konserdeyim ve tüylerim diken diken.

Yine de beni okuyanlar Arctic Monkeys‘i ne kadar çok sevdiğimi bilir, içim içime sığmıyor. Sonuç olarak haftaya yine izleyecek de olsam o Alex gidilip Glasto ortamında canlı görülecek, anlaşıldı, yerimde duramıyorum ve Arctic Monkeys’i Portishead’in yarısında çıkıp 3-4 şarkı kadar çoook uzalardan bir yerden dinleyebiliyorum ve tabii ki bunu saymıyorum. Zaten uzaktayız bir de ayaklarımın dibine bir kızcağız bayılıyor. Alkolden. 2-3 şarkı da onu ayıltmaya çalışıyoruz. Yani konser piç oluyor. Ama en azından Scummy man üstüne, bisten sonra Miles Kane’in sahneye çıkması ve beraber 505 söyledikleri muhteşem ana şahit oluyorum. (Asıl Arctic Monkeys konseri yorumlarımı Open’er yazımda okuyacaksınız. Burada promilin mesafenin ve bayılan kızın da etkisiyle bi halt anlamadım açıkçası)

Sadece bugün dinlediklerimle bile Türkiye’nin en efsane line-up’lı festivali yapılır. Gerçi bana göre bu festivalin en önemli günü Cuma idi zaten. Sabahtan alnıma Yannis göğsüme Alex yazayım diye geziyordum. Foals üstü Portishead ve Arctic Monkeys’den sonra sigara kullanıyor olsam bir orgazm sigarası yakacağım o derece. Zaten bir karış havada olan aklım uçup gidiyor. Bu gece çadırımda mutlu ölebilirim.

29 Haziran Cumartesi

Rüya gibi bir geceden sonra günaydın Glastobury! Gözlerimizi açtıktan sonra Beat Hotel’de Guardian’ımızı okurken bir yandan da kahvemizi yudumluyoruz. (Guardian alınca bir de çok tatlı çanta hediye ediyorlar. 3 modeli var üzerlerinde “o kadar uzun zamandır dans ediyorum ki…” ;” … gündür duş almıyorum” ve “harika bir arkadaş edindim ismi de…” yazıyor.)

 danced

Bugünkü program hazır. Hedeflerimiz Ms Mr, Toy, Azealia Banks, London Grammer, Haim, Noah & The Whale, Daughter, Elvis Costello, AlunaGeorge, Alabama Shakes, Two Door Cinema Club, Savages, Nas, Major Lazer, Calexico, Rolling Stones, Hurts, Rustie, Simian Mobile Disco (DJ’s) dinlemek şeklinde.

bayraklar

Tabii ki hepsini değil. Zaten ben dinleyeceğimi de dün dinlemişim modundayım. Cumartesi müzik maratonuna, sahneden sahneye engelli uzun atlama ve koşularımıza saat 2‘den önce başlamayacağız. Sakin sakin gezmek, kahvaltı etmek, çimlere yaymak için vaktimiz bir de iyi bir malumatımız var. Bugün hava güzel!

weatherf

Saat 2 olunca Ms Mr için John Peel sahnesinde hazır bulunuyoruz. Dizi takipçisi bir güruh tarafından Game Of Thrones’un trailer müziğini yapan grup olarak tanınan Ms Mr taa New York’tan kalkmış gelmiş. İki kişiler: Bay ve bayan. Yaptıkları çok dans ettiren hareketli bir müzik olmasa da onlar sahnede çok enerjik, çok mutlular. Glastonbury’nin ne kadar büyük bir olay olduğunu sahnedeki sanatçıların gözlerinden de okumak mümkün. Adeta merican Apparel sponsorluğunda New York bayrağını göndere çekmiş solist Lizzy. Saçlarını da oradan aldığı toz pembe boyalarla boyamış. Müzik güzel, bence evde dinlemelik, sahne önünde ayakta durarak değil. Yine de çok sempatik ve enerjik olduklarından sevdim Ms Mr’ı.

msmr

Saat 3 ve bizim Azealia Banks ve Toy arasında seçim yapmamız gerekiyor. Konseri en sevdiğimiz sahnede olunca ve canımız da dans çekince tercihimizi Azealia’dan yana kullanıyoruz. Geçen sene Reading’de başka bir şeyle çakıştığı için dinleyememiştim Azealia’yı, bu seneye kısmetmiş. Other Stage’in önü dolu, rengarenk bir kalabalık var. Hava sıcak. Botlarımdan fenalık geliyor ve çorapla dans etmeye başlıyorum.

corap

Azealia Banks ve dansçıları fosforlu yeşil ve dikenli kostümleriyle sahnedeler. Harika dans edip seyirciyi de coşturuyorlar. Azealia çok ama çok sempatik. Ben de içimdeki zenciyi salıyorum. 40 dakika boyunca aralıksız dans etmiş olabiliriz. Festival ruh hali harika şey.

azealia

Azealia’nın sonuna kadar kalıp dans ettiğimiz için London Grammer ve Haim yine kaçıyor. Haim binlerce kez listeme alıp da hep başka şeyleri tercih edip gitmediğim bir grup. Bir türlü canlı dinlemek nasip olmadı. Sanırım tek özellikleri kız olmaları, tam çözemedim ben de bir canlı dinlemem lazım. Bir gün bi yerde dinlemeyi başaracağım umarım. (Haim’le aynı kaderi paylaşan bir de Jake Bugg var neredeyse yurtdışında gittiğim her festivalde çaldı çocuk ve hala denk gelemedim.)

havaiyi

Other Stage’de takılmaya devam ediyoruz. Sahnenin şimdiki konukları eğer iptal omasaydı Vodafone İstanbul Calling’de indie park kapsamında İstanbul’da dinlemiş olacağımız bir ekip: Noah & The Whale. Grupla ilgili tek gözlemim ay o ne yakışıklı frontman öyle şeklinde. Cicoş cicoş tını mını indie folk yapıyor işte çocuklar. Güzel. Festival moduna çok uygun. Tam akşam üzerlik.

 otherstage

Küçük küçük dans sahnelerinin olduğu Silver Hayes’de takılıyoruz biraz da. Amacımız Sonic’de Aluna George izlemek ama sahne gerçekten o kadar kötü ki… Şekli dışardan şık bir çadır ama eğer en önünde değilseniz sahneyi görmek ve hatta sahnede çalınan şeyi duymak pek mümkün değil.

silverhayes

İçerlere ilerleyemiyoruz ve dolayısıyla gerçekten kısıtlı görüşümüzle hiçbir şey anlamıyoruz konserden. AlunaGeorge’u Pitchfork Paris‘te az da olsa dinlemiştim. Bir başka festivale diyorum. Biz festivaldeki favori standımızdan leziz fish & chips’imizi yerken Disclosure işbirlikli bomba şarkıları White Noise’u hayal meyal duyuyoruz, içimiz cız etse de yapacak bir şey yok.

 fishandchips

Karnımız doyduktan sonra bayrağımızı da alıp canımız ciğerimiz gruplardan Two Door Cinema Club’ı dinlemek için kendimizi evimizde hissettiğimiz Other Stage önüne kuruluyoruz. Bayrağımız gören Türkler geliyor yine, yeni arkadaşlar ediniyoruz. Bir de arkadaşına yerini bizim bayrağımızla tarif edenler de var: En uzun kırmızı bayrağın altındayım. (Aynı çocuk telefonu bana uzatıp bayrağın üzerinde ne yazıyor arkadaşıma söylesene diyor, bayrak gerçekten de bir buluşma noktası)

 noahthewhale

Two Door Cinema Club canlarımı 3. dinleyişim. Türkiye’de Pozitif Günlerde izlediğimiz leziz performanslarından sonra Reading‘i sallayışlarına da tanık olmuştum. Geçen zamanda Alex Trimble tam bir beyefendi olmuş, sahnede şık bir takım elbiseyle arz-ı endam ediyor. Artık yeni albümlerindeki şarkılar da herkes tarafından ezbere söyleniyor.

tdcc

Sahneye Sleep Alone ile çıkıyorlar. Yine de sanırım eski albümün coşturma performansı daha yüksek. TDCC İstanbul’da da coşturmuştu ama UK’li grupları UK’de dinlemek gerçekten daha iyi oluyor. Finali What You Know ile yapıyorlar, havai fişekler, dumanlar, bayraklar, muhteşem bir görüntü. Performans olarak 10 üzerinden 10.

tdccgazlar

He bir de bayrağımızı gözüne gözüne sokmuştuk Alex’in, kamera çeksin diye. Başarmışız. Alper Bahçekapılı yakalamış, caps almış. Mutlu olduk.

Biz TDCC’de coşarken John Peel’da Savages kaçıyor malesef. Çok dinlemek istediğim bir ekip aslında. Umarım bir yerde yakalar dinlerim. 20:30’da Sonic’de bu sefer de çok sevdiğim, geç kızlık hayallerimi süsleyen Nas‘ı izlemeye / dinlemeye çalışıyoruz ama yine başarılı olamıyoruz. Sonic sanıırım dünyanın en kötü sahnesi gerçekten de. Nas’ı da yine Vodafone İstanbul Calling Urban Day kapsamında dinleyecektik. Burada da pek kısmet olamadı. Open’er line-up’ında da var. Polonya’da dinlerim o zaman.

 sonic

(sydney opera binasını andıran sonic stage çok şık görünse de akustik açıdan hiç iyi değil)

Nas ile aynı saatlerde olan Major Lazer’ı ise bir kere Sonic’e geldikten sonra West Holts’a gitmeye mecalimiz kalmadığından kaçırıyoruz. Öyle yakın sahneler sanmayın gerçeken epey uzak mesafeler, sonuna anca yetişiriz bir de Duygu’yu oradan oraya sürüklemek istemiyorum. Orda olabilsek ağır kopardık gibime geliyor. The Park West Holts’tan da uzak, orada da Calexico kaçıyor. Sağlık olsun.

 insanlar

Biz bu sırada seni gidi glastonbury güzeli adlı bir şiir yazıyoruz. Akşama Rolling Stones bu şiirimizi beste yapmış seslendirecek. inanmazsanız bakın: http://seenive.com/v/962911985748643840

glastoguzeli

Saati geldi. Glastonbury’de heyecan dorukta. Festivalin en çok beklenen konserine çok ama çok az kaldı. Benim kişisel favorim olmamakla beraber festivale gelenlerin büyük çoğunluğunun en büyük motivasyonu Rolling Stones 21:30’da Pyramid Stage’de upuzun kariyerlerinde Glastonbury tarihinde ilk kez sahne alacak. Gün içinde 2 kişiden birinde görebileceğiniz Rolling Stones t-shirt’leri bile olayın boyutunu anlamak için yeterli değil. Biz de efsane grubu son konserlerinden birinde bu büyülü atmosferde izlemiş olmak için ana sahneye doğru yürümeye başlıyoruz.

rollingstones

Pyramid Stage önündeki, etrafındaki ve oraya giden yollardaki kalabalık tarif edilemez. Açık havada panik atak keyfi yaşıyoruz resmen. Sahneyi görebileceğimiz bir yere gitmeye çalışırken neredeyse ölecek gibi oluyoruz. İnsanlar gerçekten de Rolling Stones izlemek için sabah çok erken saatlerde Pyramid Stage önüne kurulmuşlar, yani emek vermişler bu iş için. Sırf onlara saygımızdan bile önlere yardırma fikrini aklımıza bile getirmiyoruz. Hiç değilse sahneyi gösteren ekranı görebileceğimiz bir yerde duralım diyoruz ama bence burada bir konser atmosferi yok. Ses yetersiz. Festivale para verip gelmişim o kadar ama baya baya beleş tepe hissiyatı yaşıyorum. Hava da buz gibi bu arada, üstümüz çok ince, donuyoruz.

(konser nasıl dinlenmez? böyle dinlenmez)

3-4 şarkı dinledikten sonra teşekkürler Rolling Stones belki başka bir hayatta diyerekten başka bir sahneye, sıcak bir çadıra doğru yol alıyoruz: John Peel Stage’de Hurts başlayacak. Oraya koşup hem ısınıyoruz hem de tek kelimeyle muhteşem bir konser izliyoruz. Hurts normal şartlarda çalacağı kalabalığın %10‘una falan çalıyor ve dolayısıyla frontman Theo’nun keyfi çok kaçık. (Pyramid Stage önünde Rolling Stones için toplanmış 145 bin kişi var. Hesabı siz yapın.) 

hurts

Çok rahat bir şekilde en önlere gelip; çok uzaktan donarak bir ekrana bakarak konser simulasyonu izleyeceğimize, bir efsane ile çakıştığı halde konser vermek durumunda kalan sanatçı arkadaşa destek oluyor hissiyatıyla Hurts dinliyoruz. Biz şarkılara bağıra çağıra eşlik edince morali de düzeliyor karizmatik insanın, o mutlu oldukça biz de mutlu oluyoruz.

Gerçekten harika bir konser oluyor. Wonderful Life, daha sonra Björk’ün Army Of Me’si, Illuminated’da Theo’nun herkesin cep telefonunun ışığını açmasını istemesi, Theo’yu kıramamamız ve şarj sıkıntımıza rağmen açtığımız telefon ışıkları, Theo’nun saçları, Theo’nun yeleği, Theo’nun tek elindeki eldiveni… (Hurts’un bir Kylie Minogue şarkısı olan Confide In Me cover’ına ayrıca hastayımdır, keşke onu da çalsalardı) Eylül’de Rock’n Coke’a geliyorlar. Süper geçeceğine eminim.

hurts3

Mesela Duygu bu seneki ilk defa dinlediği gruba ve gruptan bir kişiye aşık olma hakkını Hurts ve Theo’da kullanıyor. Geçen sene ilk kez dinlediği Pure Love t-shirtleriyle ayrılmıştı Reading’den :) Şimdi de bir Hurts fanı :) Theo Rock’n Coke’ta da çok kalpler yakacak eminim.

hurts2

Hurts sonrası John Peel’dan çadıra dönerken The Rolling Stones çıkışına kalmayalım diyoruz (baya baya maç trafiği, stadyum konseri çıkışı gibi oluyor haliyle) Ana sahnelerin oradan değil Silver Hayes’den geçerken o hiç de sevmediğim Sonic Stage’de bir grup dikkatimi çekiyor.

silver

Sahne önü boş olduğu için bu kez sahneyi görmek çalan şeyi duymak mümkün. Meğer sahnedeki Sly & the Family Stone’un orijinal üyelerinin de yer aldığı The Family Stone’muş. Bir elin parmağı kadar insana çalıyor olsalar da gayet iyiler. Durup onları da dinliyoruz. Kendimi 69 Woodstock’ta hissediyorum. Sonra tıpış tıpış 2013’e, aman çadırımıza dönüyoruz.

 familystone

Hava bu kadar soğuk olmasa Park Stage’de Fuck Buttons var ve inanılmaz gider ama hasta yatma riskini göze almıyoruz. Yeri gelmişken söyleyeyim, Fuck Buttons da gerçekten harika grup. Pitchfork Paris’te dinlemiştim. O da ne güzel festivaldi hiçbirşey çakışmıyordu orada. Burada evlat acısı gibi clash’lar. #firstworldproblems 

30 Haziran Pazar

Pazar erkenciyiz, güne Other Stage’de Zulu Winter dinleyerek başlıyoruz. Daha kimsecikler uyanamamış. Sahne önü epey boş. Mülayim bir imaj çizen Zulu Winter’in 2-3 şarkısı dışında diğer şarkıları biraz özelliksiz. Koneri benim favorilerimden We Should Be Swimming ile bitiriyor. Bir diğer favorim People That You Must Remember festival havasına biraz yavaş kaçmış olacak ki hiç çalmıyor bile. Günlerdir turuncu turuncu gezen ajan kılıklı amcalar da az sayıdaki seyirci arasında, burada yakalıyorum nihayet.

dutchamcalar

Günün ilk konserinden sonra izlemek istediğimiz bir sonraki konsere kadar 2 saat kadar zaman var. Biz de festivalin henüz ayak basmadığımız (evet hala ayak basmadığımız yerleri var) bölümlerin gezmeye başlıyoruz. Cici mağazaların önünden geçiyoruz.

twiggy

Yemek standlarının ortasındaki küçücük bir sahnede önünde oturan 10-15 kişiye ve yoldan geçenlere inanılmaz güzel bir konser veren yetenekli ama ünsüz abiyi dinliyoruz.

abi5

Sonra da kendimizi sirkin de bulunduğu bir alanda buluyoruz. Sirkte biraz oturup gösterilere göz atıyoruz. Bisikletle, iple tavandan sarkarak, kılıç yutarak vs seyircilerin şaşırtan akrobatların kısa kısa gösterilerini izliyoruz. Çoluk çocuk tam bir aile ortamı söz konusu.

sirk

Sirkten çıkıp bu alanda yürümeye devam ediyoruz. Tuhaflıklar peşimizi bırakmıyor. Güzel kızlara laf atan bir robotun etrafını insanlar sarmış, yaptıkları şakalara gülüyorlar.

robot

Biraz ilerde yerel kostümler giymiş bir kadın burun delikleriyle flüt çalıyor. Sonra bir bando ekibi geçiyor yanımızdan.

bando

Az ötede çocuklara trapezle hareketler yapmayı öğretiyorlar. Barok kostümler giymiş 3 yaşlı teyze minik gözlükleriyle gazete okuyorlar. Bir başka gazete okuyan ekipse 2 vantrolog ve kuklalarından oluşuyor.

vantrolog

Nereden geliyor bu gazeteler? Biz de istiyoruz! Glastonbury Free Press’te ücretsiz posterler, günlük gazeteler basılıyor (hem de gerçek matbaa makinesiyle) Gazetenizin basılmasını beklerken izleyebiliyorsunuz. Hatıra bir poster alıyorum ben de. Neredeyse hepimiz bugün son temiz t-shirt’lerimizi giyiyoruz ama umrumuzda değil.

 lastclean

Kısacası herkes, heryer rengarenk. Bütün dünya buna inansa bir inansa hayat bayram olsa dedikleri yer Glastonbury galiba.

 renklifestival

İnsanlar Pyramid Stage’in önüne örtüleri sermiş, piknik yapar gibi Pazar’ın, güneşin tadını çıkarıyor. Hemen bir info point’e gidip kendimize güneş kremi sürüyoruz. Burnum yandı bile ama geri kalan yerleri kurtarırım belki.

pyramid

Saat 2’ye doğru William’s Green denen küçücük sahnede Palma Violets’in güya ‘secret’ bir gig’i var ama pek secret’lık hali kalmamış, sahnenin olduğu alan inanılmaz dolu. Çadırın içine girme şansımız pek yok; biz de grubun sahneye çıkmasını beklerken hep görüp görüp çok beğendiğimiz Soup Library’de birer çorba götürüyoruz. Ohhh!

souplibrary

Palma Violets sahneye çıktığında William’s Green önündeki çimlerde dışardan dinliyoruz, I wanna be your best friend falan diye bağırıyoruz. Aynı esnada o bir şey dinlemeyi beceremediğimiz Sonic sahnesinde en sevdiğim prodüktör / DJ’lerden Totally Extinct Enormous Dinosaurs var. Hatta hastasıyım ama gidip bir şey anlamayacağız diye burada kalmaya devam ediyoruz. Bir başka festivalde dinlerim diyorum. Palma’dan hemen sonra aynı küçük sahnede saat 3’de bu sefer de The Vaccines‘in güya secret gig’i var ama 3 yerine 4’de olacağı dedikoduları dolaşmaya başlıyor. Duygu ve The Vaccines arasındaki iilişkiden bahsetmiştim. Zaten zor ikna etmiştim gelmeye 4’e kadar beklemek istemiyor haliyle. Biz de biraz festival alanını dolaşıp sonra John Peel’ın önünde çimlere yatıp güneş müzik takılıyoruz. Sahnedeyse The Villagers var.

 gunesglasto

The Villager’dan sonra John Peel’da bu kez de Jessie Ware başlıyor. Bu kızda yetenek görüyorlar ki demek SXSW’deki bütün pedicab’lerde o zaman yeni çıkacak olan albümünün reklamı vardı. Ben bu ablayı Pitchfork’ta küçük bir sahnede dinlemiş sevmiştim. Burada da çok esprili ve cici ama eğlenemiyorum nedense ve Pyramid Stage’de Vampire Weekend’e göz atmaya gidiyoruz. Tamam güzel şarkıları var ama Vampire Weekend overrated bulduğum gruplardan. Bende bi ırkçılık mı var nedir böyle çok ünlenmiş Amerikalı grupları çok sevemiyorum. İçi boş buluyorum. Neden Pyramid Stage’deler mesela? Neyse sakinim tamam :)

 vampireweekend

2-3 Vampire Weekend şarkısından sonra bizim muhteşem fish & chips’çideki taze balıklardan yemeye gidiyoruz. Genç yeteneklerin sahne aldığı izleyiciye tanıştırıldığı küçük BBC Introducing sahnesinin hemen önünde oturuyoruz (BCC canım ciğerim ama yeni bir şeyler yok malesef, just another brit band). The xx gündüz gizli bir konser vermiş burada. 2 şarkı çalıp inmişler. Biz de akşam Other Stage’de dinleyeceğiz.

fishchips

Fish & Chips sonrası Silver Hayes’deki muhteşem dekorlu diğer sahnelere göz atıyoruz biraz da. The Blues buranın reggae cenneti mesela.

the blues

Other Stage’de Editors’la John Peel’da James Blake çakışıyor. Editors’ı nasılsa Open’er’da izleyeceğim (hatta Rock’n Coke’a da geliyorlar) James Blake ise One Love’a gelecekti ama olmadı işte:( Ben James Blake’i Pitchfork’ta ateşim çıktığı için de dinleyememiştim, çok içimde kalmıştı. O zaman bu sefer Glasto’da dinleyeceğim. James Blake Overgrown albümüyle baya bir başarı yakaladı bu sene. Kendi tarzını yaratmış, yetenekli cici bi genç arkadaşımız. Sahnede çok efor sarfediyor sanırım çünkü baya ter içinde. Belki de John Peel çadırı hınca hınç dolu olduğu içindir.

 jamesblake

Konser kadar bizi eğlendiren bir de at kafası var ortamda:) Bayrak, şişme bebek falan olağan şeyler bunlar, ama bir çocuk da elinde bir sopaya bağlı peluş bir at kafası sallıyor. Daha sonra kafa boyun kısmından kopuyor ve çocuk da bükük boyunlu at kafasını döndürmeye başlıyor. Evet farkındayım böyle anlatınca komik olmadı ama biz baya eğleniyoruz Duygu’yla. James Blake konserinden sonra yine en sevdiğimiz ve kendimizi evimizde hissettiğimiz sahne Other Stage’e geliyoruz ve ta ta! At kafalı çocuk burada. Hemen at akfasıyla pozlar veriyoruz. Çocuk da herkes gibi sürekli gülüyor. Mutluyuz Glastocana.

atkafasi

Other Stage’i ziyareti sebebimiz olan Smashing Pumpkins yılların gruplardan. Hatta 50’sine merdiven dayamış solist Billy biraz göbek bile yapmış. Bir de şarkı söylemek dışında sessizlik yemini mi etmiş anlamadım, seyirciyle hiç konuşmuyor, sadece el işaretleriyle anlaşıyor. Evet yılların grubu ama yine de performansları beklediğimden çok daha iyi. Dişle gitar çalma jenerasyonundan, artık aile babası görünümlü birinden beklemediğim çığlıklar atıyor Billy. Basçı Nicole abla ise oldukça seksi. Davul ne sololar atıyor belli değil. David Bowie’nin Space Oddity’sini coverlıyorlar. Setlist’te en beklediğim Bullet with Butterfly Wings var ama 1979 yok. Aslında The xx’de önlerde olmak için gelmiştik ama (yoksa biraz uzakta olan Park Stage’de Cat Power’a gidebilirdim sanırım) Smashing Pumpkins güzel gaz bir konser veriyor.

smashing

Smashing Pumpkins’ten sonra The xx’i beklemeye koyuluyoruz. The Guardian’ın girişte ücretsiz dağıttığı programa The xx set saatini  22:50 olarak yazmışlar, glastonbury application’ında ise 22:05 olarak gözüküyor. İşin aslı nedir diye Glastonbury’nin soru cevap hesabı @glastoinfo’ya tweet atıp konserin 22:05’de olduğunu öğrenmiştim ama birçok insan konser saatini 22:50 sanıyordu. Setlerin 45 dk sürdüğü düşünülürse tam bitiş saati oluyor. Ben de app’den bakmamış olsam ve 22:50’de oraya gelip de konserin bittiğini görsem baya bi üzülürdüm.

kafakafaya

Buna rağmen Other Stage’in önünde büyük bir kalabalık var. Grup Try ile sahneye çıktığında ışıklarla sahnenin altından verilen dumanın birlikte oluşturduğu puslu hava, simsiyah giysileri, duruşları, ses tonları ile her şey bir bütünlük içinde. Ters ışıkta oluşan dramatik görüntü müziğe ancak bu kadar güzel yansıyabilir. Romy ve Oliver’ın sesleri sakin, puslu ve kusursuz. Glastonbury, bizim için çok önemli bir sahne, burada olmamızı sağladığınız için teşekkür ederiz gibi coşku dolu olması gereken sözcükleri sarfederlerken bile son derece pes bir tondan ve sakin konuşuyorlar.

thexx3

Şarkıların yükselen yerlerinde Romy ve Oliver’ın kafa kafaya verip gitar çalmalarını izlemek gerçekten etkileyici. The xx dışında solo olarak ve başka gruplarla yaptığı işbirlikleriyle DJ’lik kariyerine devam eden, hatta grubun albümlerinin de prodüktörlüğünü yapan Jamie xx ise Romy ve Oliver’ın arasında daha arkada ve yukarda, synthlerin, klavye, drum machine ve elektronik alet edevatın başında. Özellikle 2. albümle beraber gruptaki ağırlığının iyice arttığı söylenebilir. Bu etkiyi hissetmemek mümkün değil. Hareketli şarkılarda Other Stage’i dev bir gece kulübüne çevirmeyi başarıyor. Böylelikle The xx konseri Glastonbury’de izlediklerim arasında en çok aklıma kazınan performanslardan birini gerçekleştiriyor.

xxuzak

Böylelikle 3 günlük konser maratonumuz da bitiyor. Artık gecelere akabiliriz. Bayrağımızı çadıra bıraktıktan sonra her gece taa çadırımızdan duyup gördüğümüz ateş şovlarını bu defa yakından izlemeye gidiyoruz. İstikamet Arcadia! Alevler püskürten dev bir metal örümcek olan Arcadia sahnesini tavaf eden kalabalığa karışıp dans ediyoruz.

arcadia

Glastonbury’de apaçiliğin su gibi aktığı dakikalar. Örümceğin içindeki kabinde DJ’ler gaz techno şarkılar çalarken şarkıların patlama yerlerindeki ateş şovları yüzümüzü ısıtıyor. Glastonbury gecelerinin büyülü olduğunu okumuştuk. Hak verdik.

 

Bu alanda gezmeye devam ederken bu sefer de yerden epey bir yüksekte metal platformlara çıkmış ve yalıtımlı giysiler giymiş iki adam elektriği ileterek inanılmaz bir şov yapıyorlar. Ağzımız açık hayranlıkla izliyoruz.

Tek bir yerde kalmak olmaz, gezmeye devam, Shangri-La’ya’da Heaven’a gidelim diyoruz ama geç saatte oluşan yoğunluktan ötürü girişi festival alanının daha da uzak bir noktasında ve oraya ulaşmak yerine önümüze çıkan ilk tapasçıya oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki Heaven’a gitsek de içeri giremezmişiz çünkü Thom Yorke’umuzun secret Atoms for Peace gig’i varmış ve DJ’lik yapmış. Kaçırdığımıza üzülüyorum ama itiraf edeyim zaten o an mecalimiz kalmamıştı.

tapas

Baya baya çirkin bir tapas yedikten, William’s Green’de late night DJ’leri Sink The Pink ile, artık son gece olmasının getirdiği rahatlıkla dans eden güvenlik görevlileri eşliğinde coşup, bir şarap standı önünde bile bağıra bağıra şarkı söyleyip eğlenen insanları geçtikten sonra artık çadırımıza dönüyorduk ki yerde neredeyse bir çocuğun üstüne basıyorduk. Yanında arkdaşı falan da yok. Uyandırmaya çalışıyoruz tepki bile vermiyor. Yaşı da baya küçük, korkuyoruz haliyle. Hemen güvenlik çağırıyoruz, çocuğu bir şekilde ayaklandırıyorlar falan sonra çocuk kaçıp 2 metre sonra tekrar yere yığılıyor. Artık ne içtiyse. Karşıyım ben böyle yapacak çok şeyin olduğu bir festivalde bu kadar içilmesine. Festivalin tadını çıkaracağına sürünüyosun bir de üstüne mi basarlar cüzdanını mı çalarlar. Ne gerek var. O kadar içmeyin annem (imza: festival anneannesi)

alev

Biz çadıra dönerken yolumuzun üzerinde türlü şovlar, festivalin son dakikalarının tadını çıkarmaya çalışan eğlenen insanlar var. Yorgunluktan hemen uyuyoruz. Sabah kalktığımızda etrafımızdaki çadırların bir çoğu toparlanıp gitmiş bile.

sabah

Bizim dönüş servisimiz öğlen 13:00’de olduğu için rahat rahat toparlanacak vaktimiz var. Çadırı kurmuştuk bir şekilde de nasıl toparlayacağız diye düşünüp olaya girişiyoruz. Festivalin son derece çevreci anonslarında hep söylendiği gibi, çadırımızı burada bırakmamayı, mümkün olduğunca az iz bırakmayı kendimize misyon ediniyoruz.

cadir

Yağmur yağınca çadırın etrafındaki çimlerde oluşan renk farkından başka bir iz bırakmıyoruz gerçekten de. Yeri gelmişken söyleyeyim festivalin verdiği mesajlar hep çok çevreciydi ama insanlar buna uygun davrandı dersem yalan olur.

 canta

Çadırımızı topladıktan sonra o ağır eşyalarla çıkış kapısına doğru uzun bir yolculuk bekliyor bizi. Çoğunluk sırt çantalı ama çekçekli bavulla gelenler, eşyalarını el arabasıyla eşya taşıyanlar var. Belki seneye… Bunlar hep tecrübe meselesi.

elarabasi

Dura dinlene 20-25 dakika boyunca çıkış kapısına yaklaşınca son bir Glasto kahvaltısı ve kahvesinden sonra Worthy Farm ile zor da olsa vedalaşıyoruz. Çıkışta Q dergisinin Glasto Review sayısını (dünkü konserleri bile hemen yazıp basmışlar) alıp Londra servislerine doğru giderken içimizden yine bu kadar şanslı olup bilet alabilirsek seneye de burdayız diyoruz. Sahne alan dünyaca ünlü 100lerce grup kadar ortamı da eşsiz buranın.

sky

Yağmur, çamur, toz, sıcak, soğuk, bazen bizi insanlığımızdan utandıran seyyar tuvaletler, akan su hasreti, duşsuzluk, kilometrelerce yol, yorgunluk, uykusuzluk… tüm bunlara rağmen rüya gibiydi Glastonbury. Her yaştan insanın beraberce eğlenebildiği, müziğin en güzeline doyduğumuz bir ütopya…

 heryas

Festivalde gerçekten her yaştan insan var. Polis gibi giyinmiş yaşlı amca ve teyzeler grubu, bebeğiyle gelenler, çocuğuyla oyun oynayan üstsüz dövmeli veya bebeğini omzuna almış beraber konser dinleyen babalar, pusetteki bebeğine festival alanını gezdiren anneler sandalyesini getirmiş bizdeki akranları cumhuriyet teyzesi takılan ya da seramik kursuna giden teyzeler…

Annelerimizi burada hayal ettik Duygu’yla. Olmadı. (ki benimkisi 2-3 sene önce twitter’dan instagram’dan sıkılıp kapattı, facebook’ta yok falan o cool’lukta bir insandan bahsediyorum yine de Türk annesinin bir sınırı var). Kötülemiyorum, durum bu: “Ay insanlar ne der, yaşıma uygun davranayım” der gitmez festivale çok eğlenecek olsa da. Bir de belli bir yaştan sonra yeniliklere daha kapalıyız. O yüzden anaları bile festivale gelen, 2 yaşındayken festivallere gelmeye başlayan bu İngilizler gerçekten eğlenmeyi biliyor oluyorlar. Festival kültürü diye bir şey var. Hayatları böyle geçmesine tağmen kanıksamamışlar, yılın bu zamanı onlar için çok önemli ve deli gibi eğleniyorlar.

fun

Yağmuru, çamuru, iğrenç tuvaleti, duşsuzluğu, içkisi, giysisi, bayrağı, alkışı, dansı ile bir bütün. Bir sene bir şekilde vakit ayırın, bir şeylerden vazgeçin, para biriktirin, izin alın veya size engel olan her ne ise onu aşın ve bir UK festivaline katılın, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

bayraklar

Önümüzdeki senelerde Glastonbury’ye gitmek isteyenler için bilet alma işlemi, nasıl hesaplı bir şekilde gidebilirim, yanımda neler götürmeliyim, nerele dikkat etmeliyim, nasıl program hazırlamalıyım gibi konuları içeren bir yazı da ayrıca yazacağım.  

heineken open’er festival 2013

heineken open’er festival 2013

Across over 100 stages, more than 1000 bands, DJ’s, shows and workshops. Clashes, bad reception, advanced battery usage techniques, MUD, rain, sun, sunburn, huge crowd, grass, mud. Did I say...

kapak

SZIGET 2013

SZIGET 2013

Across over 100 stages, more than 1000 bands, DJ’s, shows and workshops. Clashes, bad reception, advanced battery usage techniques, MUD, rain, sun, sunburn, huge crowd, grass, mud. Did I say...

sziget

YORUMLAR

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir