IMG 0035

Çok gezenler kulübu Brüksel – Amsterdam maceram yaptığım araştırmalarla başlıyor. Bu defa ders çalışıyorum gitmeden biraz. Twitter’dan ‘nerelere gitmeli Brüksel’de?’ sorusuna aldığım cevaplar ve Brüksel sevdalısı Ani‘nin de önerileriyle Gezintide ve Sokakta başlığında notlar çıkarıyorum. Malum, dönünce yazmak lazım. He bir de pek çoklarının ‘Brüksel çok sıkıcı bir yer’ iddialarını çürütme misyonu ediniyorum kendime. İddia ediyorum gezmeyi bilene hiçbir yer sıkıcı değildir. Ben de bu iki buçuk günlük macerada turistik klişelerden kaçıp Brükselliler’in gittiği mekanları keşfetmeye adayacağım kendimi.

 
Haydi başlıyoruz!
 
Sabiha Gökçen’den tam saatinde kalkan uçağımıza binmemizden yaklaşık 4,5 saat sonra Hazal, Gizem, Deniz ve ben  yerel saatle 13.05’de Brüksel’deyiz. Bavulları aldıktan sonra  birer harita edinip bu benim hiç bilmediğim şehirde trene biniyoruz. Akşam ne yapalım falan diye konuşurken daha 15 dakika geçmeden benim durağım Gare du Nord’dayız. Buradan bir durak da metroyla gidiyorum. Metrodan iner inmez burnuma waffle kokuları gelmeye başlıyor: dakika bir gol bir. Diyeti bozmamak imkansız olacak burada. Yağmur çiseliyor. Çok az yürüyüp hemen otelimi buluyorum. Bavulu bırakıp yarım saat kadar gideceğim adresleri elimdeki haritada işaretledikten sonra kendimi sokaklara bırakıyorum.

bağdat caddesi tarzı: Rue Neuve (Nieuwstraat)

Otelden çıkar çıkmaz Rue Neuve’deyim. Sağlı sollu dükkanlar içinde bilmediğim yerel markalar da var; Zara, Mango, H&M, Pull & Bear, Bershka gibi mağazalar da. Tam Avrupada’ki herhangi bir alışveriş caddesi burası diye düşünürken Singapur’da aşık olduğum Forever 21‘i görünce çok mutlu oluyorum. İçeri girip dev mağazada kendime yarım saat süre veriyorum. Daha gezilecek çok yer var çünkü.

Rue Neuve boyunca devam ediyorum, ilginç bir şeyler görmek için sağıma soluma bakarken etkileyici mimarisiyle Passage du Nord‘u farkediyorum. Hem de içerde Neuhaus var: Çikolataları çok methedilen dükkan. Brüksel’de belli başlı meydanlarda şubesi olan Leonidas, Neuhaus ve Godiva gibi zincirlerinden bir diğeri. Hemen giriyorum: içerde bin bir çeşit çikolata ve macaron var ama maalesef fotoğraf çekmek yasak. Vitrinini çekmekle yetiniyorum ve diyette olduğum için sadece tiramisu’lu çikolatadan deniyorum. Çok leziz. Yürümeye devam. Yakacağım bunları elbet.

Üzerinde buluduğum alışveriş caddesi bitiyor. Ben de tadilat sebebiyle kaldırım taşları sökülmüş yolu biraz güçlükle takip ederek şehir merkezine doğru yürümeye devam ediyorum. Karşıma şirin bir hotdog’cu (Hopdog) ve yine süper görünen ve iyi olduğunu duyduğum bir patatesçi (Friterie Tabora) çıkıyor. Henüz aç olmadığım için es geçiyorum ikisini de. Saint-Nicolas Kilisesi’nin yanından kıvrılıp Grand Place’e doğru yürümeye devam ediyorum. İşte bir Leonidas şubesi daha. Kalabalık turist gruplarından anlıyorum ki Grand Place’e yaklaşmışım.  

turistik meseleler: GRAND PLACE – MANNEKEN PIS

İhtişamlı, aşırı süslü binalar ve müzelerle çevrilmiş Grand Place‘a vardığımda fena bir yağmur bastırıyor. Bir grup İspanyol turistle beraber Bira Müzesi’nin saçağının altına sığınırken haritama bakıyorum. Manneken Pis‘e çok yakınım. Yağmur yavaşlayınca o tarafa yürüyorum. İşeyen küçük bir çocuk heykelini görmek için biraz fazla değil mi bu kalabalık diyorum kendi kendime. Tam o sırada burnuma yine inanılmaz bir waffle kokusu geliyor. Bu sefer karşı koyamayacağım. Olabilecek en turistik yerde dükkanın her yerinde kocaman kırmızı 1 Euro yazmasına rağmen çilek ve nutellayla 2.80 lira ödediğim (kandırık yapıyorlar akıllarınca) waffle’ımla haz dolu anlar yaşıyorum sokak ortasında. Gerçekten çok ama çok leziz. Muhakkak daha iyisini de bulursunuz şehirde. Demek ki Brüksel’de hakikaten de waffle yenmeliymiş!

Buradan çıkıp yürümeye devam ediyorum. Ana bir cadde olan Rue du Midi‘deyim (Zuidstraat). Renkli dekorasyonu, karikatür dolu duvarları olan, hamburgerci Houtsiplou‘ya geliyorum. Burada moules-frites’i de iyi yapıyorlarmış. Yavaştan acıkmıştım da. Ama öğlen yemek servisleri yokmuş ne yazık ki. Biraz telefonumu şarj ettikten sonra yola devam ediyorum ben de. Hedef Mont des Arts (Kunstberg) yani Sanat Dağı.

sanatsal: Mont des Arts – PLACE ROYAL – PALAIS DE JUSTICE

Tabelaları takip edip yürürken internetten araştırıp görmek istediğim duvar resimlerine de denk gelerek Place d’Albertine‘e varıyorum. Keyifli bir yol. Yağmur durdu, hava da açtı. Bu şehirde metroya tramvaya binilmez. Her yer yakın, bol bol yürümek lazım. Mont des Arts karşımda. Muazzam bir peyzaj. Çok güzel düzenlenmiş bir alan. Albert heykelinin altında Brükselli gençler oturuyor. Tam karşılarında hem eski hem de çağdaş yapılar bir arada. 2 değil de 3 gün vaktim olsa yarım günümü buradaki müzelere ayırırdım kesin.

Buradan yürümeye devam ediyorum, zaten yol götürüyor. Sanat Dağı’nın merdivenlerini çıkıp güzel bir manzarayla karşılaşıyorum. Burada kıt İngilizcesiyle Fransız bir çocuk takılıyor peşime. Bana adımı, burcumu falan soruyor; bir de neden yalnız gezdiğimi. Seyahat edip yazı yazıyorum ben diyorum ve o an hayalini kurduğum bir şeyi yapmakta olduğumu farkedip mutlu oluyorum kendi kendime. Çocuktan kurtulduğumda Müzik Enstrümanları Müzesi’nin (MIM) harika binasını geçiyorum ve Place Royal’deyim (Koningsplein). Buradan Palais de Justice‘e (Justitiepaleis) kadar yürüyorum. Sağımda inanılmaz güzellikteki Parc d’Egmont ve solumda Notre-Dame du Sablon kilisesinde oyalanıyorum biraz. Park inanılaz güzel, şehrin içinde küçük bi cennet gibi. Harika çiçekler, minik bi gölet. Huzur içinde gazete okumalık bi yer. Kiliseninse vitrayları şahane. Güzel yapılar ve müzelerin olduğu Rue de la Regence (Regentschapsstraat) boyunca devam edip adalet sarayına varıyorum. Ama burası da tadilatta. Place Louise‘e kadar yürüyorum. Waterloolaan bulvarında enteresan bir şey yok. Louis Vuitton gibi mağazalar falan var. Boşuna gelmişim. Sonradan anlıyorum ki çok görmek istediğim Ixelles’e çok yakınmışım! Mesafelerin bu kadar kısa olacağını önceden kestirememiştim gerçekten de. Neredeyse yarım günde bütün şehri gezmişim. Şimdiki hedef Place du Grand Sablon.

güzel bir meydan: Place du grand sablon

Place du Sablon’da Cafe Leffe, Marcolini ve Taschen var meydanın 3 köşesinde, meydandan devam eden yolun sonunda da Notre-Dame du Sablon. Marcolini beni hayal kırıklığına uğratıyor. Neuhaus, Leonidas ve Godiva’nın aksine şehrin her yerinde şubesi olmayan bu Brüksel’in en eski çikolatacısını daha geleneksel tarzda eski bir dükkan bekliyordum. Bir butikten farksızdı ve soğuk bir havası vardı. Macaronlar lezizdi o ayrı. Meydanın tam karşısında da ünlü kitap markası Taschen’in süper bir showroom’u var. İçerde saatlerimi ve bir de aklımı yitirmemek adına şöyle hızlıca bir göz atıp çıkıyorum. Kendime bulduğum bahane de çok makul aslında: kitap çok ağır (hele ki Taschen’lar) önce Amsterdam’a sonra İstanbul’a taşıyamazsın yanında.

Bastıran yağmurdan sonra pırıl pırıl olan hava bir de güneş açınca sokakları çok keyifli bir hale getiriyor. Bütün gün yürümeme rağmen hiç yorulmadım. Güneş de halen batmadı, belki de bir saat geriye uçtuğum için böyle hissediyorum, bilmiyorum.

Anspachlaan – rue de pıerres

Saat 18:30. Otelden 2:30’da çıkıp çizmeyi planladığım dev halkanın yarısına geldim, artık dönüş yoluna geçebilirim. Akşamüstü birası için harika bir saat, o zaman Le Cercle des Voyageurs‘de oturup ayakları dinlendirelim. Girişte aylık etkinlik dergisi Agenda’dan da buluyorum. Hemen inceliyorum: 20.30’da burada ücretsiz konser varmış. Maalesef ben o saate kadar kalamayacağım.

Bira içmeyen biri olsam da Belçika’da bu kuralımı bozup bir Duvel sipariş ediyorum etkinliklere bakarken. Yanında fıstıkla geliyor. Duvel leziz. Alkol oranından mı yoksa günün yorgunluğundan mı bilmem hemen çarpıyor, gevşiyorum, keyifleniyorum. Sonradan öğreniyorum ki Duvel ismi şeytandan geliyormuş, böyle bir etkisi olurmuş.

Burdan çıkıp yemek yerim umuduyla tekrar Houtsiplou‘ya geliyorum. Akşam yemek servisi 6’da başlayan dükkanda saat 8 civarında moules frites kalmamış. Elim ve karnım boş ‘yapılacaklar’ listeme bir tik daha atmak üzere dönüş yolum üzerindeki Rue du Midi’ye yürüyorum: Manneken Frites‘de patates yemeye. Yolum gay mahallesi olarak da bilinen Rue des Pierres‘den geçiyor. Burada rengarenk bayraklarını asmış cafe ve barlar var. Akşamları çok eğlenceli oluyormuş, henüz saat erken. Rue du Midi’de şahane bir ikinci el çizgi roman kitap ve cd satan dükkana rastlıyorum: Evasions. İçeride o kadar çok karikatür kitabı var ki!

Manneken frites’e geldim: son derece salaş bi yer. Ama patates çok leziz. Herkes patatesini eline alıp yolda yürürken yiyor. Ben bildiğimden şaşmayıp körili ketchup ve hardal sos tercih ettim. Siz foursquare tiplerine bakıp sos konusunda uçabilirsiniz bence. Patates 1.80 soslarsa 90 sent. Karnım da doyduğuna göre otele geri yürüyebilirim. 22.45’de kızlarla Le Roi des Belges’de buluşup bar hopping yapacağız.

Otele vardığımda yarım günlük tecrübemden sonra şehirle ilgili iki şey anlamış oluyorum:

1. Bugün gezmek için daha çok hedef koyabilirmişim kendime. Her yer birbirine çok yakın, yürüme mesafesinde.

2. Brüksel is under construction. Tadilat halinde o kadar çok yol ve bina gördüm ki. Sanırım bi kaç ay sonra misler gibi olcak şehir.

gece gezmesi: place Saint Géry

Dinlendikten sonra 22.45’de Saint Géry’de Le Roi des Belges diye bir barda buluşuyoruz. Atmosferi süper. Burada bir Kriek (vişneli lambic) sipariş ediyorum ama Duvel kadar sevmiyorum. Tatlı içecekleri seven bana bile fazla tatlı geliyor. Buradan sonraki durak Café des Halles, zaten oturduğumuz barın tam karşısı. Tam benim sevdiğim gibi eski bir endüstri binası bara çevrilmiş. Ortada bar ve standlar var, yanlarda da buranın eski halini gösteren bir sergi. İçeriye hızılca bir göz attıktan sonra L’archiduc‘e geçiyoruz. Saçma bir atmosfer. Gençler yaşlılar her kafadan insan var. Hazal burayı Aztek’e benzetiyor. Çok doğru bir benzetme. İçi 1930’larda yapılmış ve korunan art deco tarzı bu barda mantı ve sucuk servisi eksik. Burada da bir Weisse deniyorum. Favorim hala Duvel.

Evlere dağılmak üzere vedalaşıyoruz ve yarın art nouveau havuza (Piscine Victor Boin) gitmek üzere sözleşiyoruz. Şehrin gece gidilecek kıpır kıpır mahallesinden işlek bir alışveriş caddesi üzerinde olan otelime yürümem yalnızca 5-10 dakika sürüyor. Burada her yer birbirine yakın. Ne büyük rahatlık. İstanbulda bu tarz eğlendiğim bir yerden eve dönmek için ya taksiye binmem ya da dolmuşa binip yürümem gerekiyor. Brükselliler bu açıdan çok şanslılar bence.  

saint gilles

Sabahki planım Le Pain Quotidien’de tipik bir brüksel kahvaltısı yapmaktı ama uyanamıyorum maalesef. Mevsime uygun giyinmeyi bir türlü beceremediğimden biraz halsiz hissediyorum. Bir saat daha uyuyup direkt Hazal ve Deniz’le sözleştiğimiz saatte Piscine Victor Boin‘a gitmek üzere evden çıkıyorum. Hedefim yine yürüyerek gidip dünkü bira, patates ve waffle’ları yakmak. Yol bir saat sürüyor. Evet Brüksel’de her yere yürünebilir ama bu yürünecek mesafelerden değil aslında. Ama ben sevmiyorum turist olduğum şehirlerde metroya binmeyi. Yol uzun da olsa çok şey göre göre yürümeyi seviyorum. Hava çok kötü ve havuza gidene kadar epey üşüyorum. 1 saat yürüyüşün ardından yarım saat kadar da yüzüyoruz bu enteresan havuzda. 1 hafta spora gidemedim bahanem de ortadan kalktı. Al sana süper cardio.

Havuzda yüzlerce çocuk var. Sanırım civar ilk okullardaki beden eğitimi dersleri burada yapılıyor. Kendimize bir kulvar bulup orada biraz yüzüyoruz. Bina çok eski ve enteresan.

brüksel’in boho mahallesi: Ixelles – Chaussée d’Ixelles – place flagey

Havuzdan çıktıktan sonra Ixelles’deki Urban Outfitters‘a yürüyorum. Yine yarım saat veriyorum kendime. Harika elbiseler var ama beden bulamıyorum (daha doğrusu daha kilo vermem lazım diyip almıyorum). Biraz aksesuar alıp ‘bi şeyler alma’ güdümü bastırıyorum. Bir de gittiğim yerleri kazıyınca altından daha renkli bir harita çıkan tam benlik bir dünya haritası alıyorum kendime duvarıma asmak için. İlerde evimin bir duvarı için planım dev (ve vintage) bir dünya haritası. Üzerine gittiğim yerlerden polaroidler biletler pinlenecek. Kendime aldığım hediye de idare eder şmdilik.

Buradan sonra planım Brüksel’in Afrika mahallesi diyebileceğimiz Motonge‘a yani Ixelles‘e, buradaki alışveriş caddesi Chaussée d’Ixelles‘e göz atmak ve sonra Flagey meydanında Café Belga‘da öğle yemeği yemek.

Chaussée d’Ixelles‘de büyük hayal kırıklığına uğruyorum. Hem Zara gibi mağazalar hem de uygun fiyatlı butikler hayal ederken biraz Bakırköy gibi karmaşık bir yerde buluyorum kendimi. Halsizlikten ara sokaklara dalamıyorum hiç, dalsam bi şeyler bulurdum belki. Flagey Meydanı’na kadar yürüyorum. Meydanda Café Belga‘ya girdiğimde bambaşka bir dünya buluyorum. Laptoplarıyla çalışanlar, gazete okuyanlar, bebeğiyle gelenler, gençler, yaşlılar, lokaller, turistler… Denemek adına insanların şaşkın bakışları arasında 3 kişilik yemek sipariş ediyorum. İyileşmek için biraz ıspanaklı çorba, tadına bakmak için pestolu penne ve şarküteri tabağı. Kafenin atmosferi çok iyi.

Buradan çıkınca otelin çok yakınlarına giden bir otobüs geçtiğini farkediyorum. Planım odaya gidip 1 saat uyuyup tekrar çıkmak. İyileşmem lazım. Bu yakınlardaki Victor Horta ve Ixelle müzelerini es geçeceğim maalesef. Otobüs çok dolu, ayakta gidiyorum. Evet Brüksel’de de biraz trafik var. 

nişantaşı tarzı: Rue Dansaert

Odada 1 saat dinlendikten sonra tekrar çıkıyorum. Rue Neuve’ye paralel bir ana cadde olan Anspachlaan’ın öteki tarafına geçip Bourse’dan 2 dakika yürürseniz geniş bir alışveriş caddesi olan Rue Antoine Dansaert‘a varacaksınız. Belçikalı tasarımcıların butikleri ve birkaç designer store var. Fiyatlar tavan! Yine saçma bır yağmur bastırdığı için butiklerin vitrinlerine bakamıyorum doğru düzgün.

Gariptir sabahları çok kötü ve kapalı oluyor hava Brüksel’de. Ara ara hafif yağmurlu ve bazen de sağanak şeklinde, bulutlu, gri, saat 5’den sonraysa bir güneş açıyor ki ışık inanılmaz oluyor. Yağmurdan temizlenmiş hava. Caddeler ağaçlar gökyüzü pırıl pırıl oluyor.

Rue du Flandre – Place Sainte-Catherine

Dansaert boyunca yürüdükten sonra Rue du Flandre‘ye sapıyorum. Burada, çok tatlı dükkanlara gire çıka Place Sainte-Catherine‘e kadar geliyorum.Yeni açılmış küçük tasarım dükkanları, bar ve restoranlar var ve dahası da gelecek gibi görünüyor. Cafe Roskam saat daha 6:30 olmasına rağmen dolu. İşten çıkan kendini barlara atıyor Brüksel’de, çay kahve kültürü pek yok, biraya veriyorlar kendilerini.

Roskam’dan çıkınca St Catherine meydanında harika bir atmosferle karşılaşıyorum: Pırıl pırıl hava, meydanda Noordzee (Mar du Nord) önünde ayaküstü balık yiyip beyaz şarap içerek sohbet edenler, rengarenk karnaval havasındaki patatesçi önündeki kalabalık, yanında reggae çalan seyyar kokteylci. Her yer cıvıl cıvıl. Sanki daha birkaç saat önce burada yağmur yağmıyordu. Bir karnavalı andırıyor sokaktan çok. Akşam kızlarla geliriz diye Noordzee’nin karşısındaki Monk’u kestiriyorum gözüme (itiraf etmeliyim ki bu akşamüstü lezzeti kalmıyor gece buraların).

Rue du Marche au Charbon

Anspachlaan’ın öteki tarafına geçip mağaza geziyorum biraz daha. 7 bilemedin 7.30’a kadar vaktim var. Ana cadde üzerindeki karikatürcülerden başlayıp sonra biraz da içgüdüerime güvenerek bir ara sokağa sapıyorum. Çok şanslıyım ki burada La Fontainas diye süper bir cafe, cafe’nin olduğu sokağın devamında (Rue du Marche au Charbon / Kolenmarkt) da tatlı dükkanlar var. Son mağaza da kapanana kadar kalıyorum sokakta. 7.30’da karnım da yavşatan acıkınca Rue du Flandre’deki Le Pré Salé‘ye doğru yollanıyorum.

Rezervasyonsuz yer bulmanızın imkansız olduğu Le Pré Salé‘de 9’a kadar kalkma sözü vererek ve tek başıma olduğum için bir yer buluyorum. Çeşit çeşit midye var, hangisini önerirsiniz diyorum, beyaz şaraplısı geliyor önüme. Yanında patates ve Leffe ile önce biraz midyeyle bakışıyoruz. O kadar büyük bir porsiyon ki acaba iki kişilik mi diye düşünüyorum. Diğer masalara bakıyorum, herkese benim önümdeki gibi bir tencere geliyor. Rahatlıyorum. Sonra garsonlardan yardım istiyorum. Midyenin kabuğuyla ye diyorlar. Midye dolma yer gibi kullanınca kabuğu bana nasıl yiyeceğimi gösteriyorlar. Midyenin kabuğunu chopstick gibi kullanarak diğer midyeleri yemek adettenmiş. Öğrendim, yiyorum. Leziz sayılmaz. Üstelik moules & frites 24 Euro tutuyor, oldukça pahalı. Gerçi önüme gelen yemekle rahat iki kişi doyardı, o ayrı. Bizim midye dolma döver bence. Ama madem buranın spesyalitesi, hem de içinde R geçen ayda gelmişiz, yemek lazım.

asmalı mescit, cihangir tarzı: PLACE SAINT GÉRY – place saınt-catherıne

Yemekten sonra St. Gery meydanına Zebra‘ya gidiyorum. Önündeki renkli sandalyeler dolu. İnsanlar keyif yapmakta. Akşam burada çalacak grup soundcheck’te. Ben barda oturup etrafı izleyip bir kahve içiyorum. Bir saat sonra Hazal ve Deniz’le Barbeton‘ta buluşacağız.

Barbeton çok şık. Burası da Potemkin’i yapan ve bütün mekanları çok tutan Fred Nicolay tarafından yapılmış. Ama daha sakin bir atmosferi var. Daha hareketli bi şeyler aradığımız için St Catherine meydanına gidiyoruz. Noordzee kapanmış, seyyar kokteylci ve lunapark patatesçisi kepenkleri kapatmış. Akşamüstü lezzeti yok buranın. Yine de gözüme kestirdiğim Monk‘a giriyoruz. Hala denemediğimiz biralar var!

Burada farkettiğim bir diğer şeyse hangi birayı sipariş ederseniz edin üzerinde ismi yazan özel bardağında geliyor. Çok hoşuma gitti. Bizi nedense hiç sevmeyen garson kıza birer bira sipariş edip bardaki insanlarla ufak sohbetler ettikten sonra yine St Gery‘nin, buranın en hareketli meydanının, yolunu tutuyoruz. Sokak ve her barın önü yine insan dolu. Hava güzel, içkiler ellerde, Brüksel halkı ayaküstü sohbet etmekte. Aralarına kaynayıp biz de bir bardan diğerine geçiyoruz. Birinde ışığı birinde müziği çok sevmeyip çıkıyorız ama bahane hepsi, amaç bütün barları gezmek aslında! En sonunda Zebra’ya giriyoruz tekrar. Ben önden teftiş ettim, beğendim. Burada da birer içki içip ertesi gün Amsterdam’da görüşmek üzere evlere dağılıyoruz.

BRÜKSEL’İN NESİ GÜZELDİR DİYE SORDUM, AMSTERDAM’A GİDİŞİ DEDİLER.

Sabah gerçek bir Belçika kahvaltısı deneyimi için bavulumu alıp Anspachlaan boyunca yürüyüp St Gery meydanını geçip Dansaert’teki Le Pain Quotidien‘e geliyorum. Burada table commune’de croissant’ınıza sürebileceğiniz çeşit çeşit ezme ve reçeller var. Nutella halt etmiş. Süper lezzetli ve organik bir kahvaltının ardından tramvayla 5-10 dakikada Gar du Midi’ye gidiyorum. Buradan (daha Belçika’ya gelmeden yer ayırttığım ve 55 Euro ödediğim: thalys) trene biniyorum.

Next Stop: Amsterdam

 

YORUMLAR

Şu an hiç yorum yok.

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir