elif-tanverdi-yoga-journal-bana-iyi-tatiller-deme

Seyahat editörlüğü yaptığım Yoga Journal Türkiye‘de Mart-Nisan sayısında yayımlanmış Bana İyi Tatiller Deme başlıklı yazım

Her ne kadar bir ‘freelancer’ olsam da benim de bir düzenim var. Ama çok sık seyahat ettiğimden sürekli ‘tatilde’ sanılıyorum ve aslında biraz da bozuluyorum bu duruma. YAPTIĞIM İŞ ‘YAŞAMAK’ ve ‘yaşadığımı yazmak’ olduğundan hep kendimi 7/24 mesaide diye düşünürdüm ama aslında hepimiz bu haldeyiz.

Akıllı telefonlar, gittiğimiz restoranda/kuaförde bile sorduğumuz Wi-Fi şifreleri, acil e-mailler, işten çıktığımızda bile gelen e-mailler, e-mail gelmese bile kafamızda yapılacaklar, yetiştirilecekler derken, bırakın 9-5 mesaiyi 7/24 12 çalışıyoruz aslında hepimiz

Hepimiz bu 7/24 mesai halindeyken; cep telefonları ve bilgisayarlarla dünyanın her yerinden her saatte çalışabilme olasılığı varken, haftanın 5 günü aynı saatte bir ton trafik çekerek ve bir takım rahatsız formal ‘kostüm’ler giyilerek bütün iş yerlerinin bulunduğu o plazalara gidilip oralarda (çoğunlukla) mutsuz bir şekilde çalışılıp (tabii ki çantada taşınan laptoplarla) sonra tıpış tıpış yine aynı saatte bu sefer daha da trafikli yollardan yorgun argın eve dönülmesini, bu düzenin hala yıkılmamış olmasını biraz şaşkınlıkla izliyorum.

Ben şanslıyım. Çünkü bir şekilde kendi işimi yarattım. Her ayın başında banka hesabıma yatacak paranın getirdiği kafa rahatlığından, bir takım sosyal güvencelerden feragat ettim belki ama daha özgür hissediyorum.

cizenbayan-blog-freelance

Kendi işim var ama sanmayın ki öğlenlere kadar çıkmıyorum yataktan. Kendi işin demek tembelliğe hiç yer yok demek hatta. Sorumluluk sende çünkü. Güneş doğarken uyanıyorum yine. Yazın 7’yse bu kışın 9 buçuğu bulabiliyor. Doğayla daha uyumluyum yani. Bugün yorgunsam biraz daha dinlenirim, yarın enerjik hissedersem arı gibi çalışırım diyebiliyorum. Bunu herkesin yapamadığını, bazılarının da “şu saatte şurada, gözümün önünde ol, çalıştığını göreyim bir denmesine ihtiyaç duyduğunu da biliyorum.

Buna ihtiyaç duyanlardan olmadığım için trafikte bir saat geçireceğime o saati kendime ya da çalışmaya ayırabiliyorum. Yaşadığım her şeyden bir hikaye çıkarmak, yazacaklarıma, üreteceklerime doğrudan olmasa bile dolaylı olarak konu olacak gözüyle bakıyorum belki ama bu beni rahatsız etmiyor. Aksine işim ‘olmak’ aslında. Ve sonra yazmak, paylaşmak…

Her ne kadar bir ‘freelancer’ (yani bir yere bağlı çalışmayan, kendi çalışma programını kendi belirleyen, belirli ücretler karşılığı kişi ve kuruluşlarla belirli sürelerle iş yapan kişi) olsam da benim de bir düzenim var. Ama çok sık seyahat ettiğimden sürekli ‘tatilde’ sanılıyorum ve aslında biraz da bozuluyorum bu duruma.

Tatil denen şey iş için seyahat etmeye başladığımdan beri, yani şu son 4 senedir öyle anlam değiştirdi ki benim için… Bir kere şunu kesinlikle kabullenmek lazım: iş için olması ya da olmaması mühim değil, her seyahat tatil değildir. Hatta ve hatta bazı ‘seyahat’lerden sonra tatile bile ihtiyaç duyulur (snowboard, trekking gibi aktiviteler yapılan ya da Bombay, Bangkok gibi kaotik şehirlerin gezildiği seyahatleri düşünün).

Seyahatlere tatil gözüyle bakmadığımdan; seyahatteyken İstanbul’da olduğum gibi, hatta bazen İstanbul’da olduğumdan daha fazla iş yapıyor, yetiştiriyorum. Birkaç sebebi var bunun: Bir kere mekan değişikliği kesinlikle yaratıcılığı tetikliyor, ilham perilerine gel gel diyor, insana iyi geliyor. İkinci sebepse İstanbul’daki gibi ‘dikkat dağıtıcı’ ve ‘zaman yiyici’ şeyler olmuyor genelde başka yerlerde. Tabii ki toplantılardan, açılışlardan, partilerden, trafik sıkışıklığından falan bahsediyorum. New York’ta, Berlin’de ya da yepyeni bir yerde İstanbul’dan çok daha verimli çalışıyorum.

Tatil içinse illa şehir dışına, yurt dışına gitmeye gerek yok diye düşünenlerdenim. Bana sorarsanız evde; cep telefonu ve bilgisayar kapalı, hafif bir müzik ve bir kadeh şarap eşliğinde kitap okumak tatillerin en hası. Pek çok insan bir yerden bir yere uçmayı tatil sanıyor olabilir (üstelik uçmak çok yorucu bir şey) ama ben tatilde ne kadar ‘dinlendiğime’ bakarım. Dolayısıyla gün içinde yaptığım bir saat yoga, bedenime ödül, zihnime mola, ruhuma şifa; iş düşünmeden yediğim bir yemek, sevdiklerimle geçirdiğim vakit de tatil benim için.

Bir yere ne için gittiğimin önemi de yok hatta artık. İş ya da keyfi seyahat, farketmez, eğer bir şehre gidiyorsam ‘turist’ gibi gezerek vakit harcamaktansa ‘yerlisi’ gibi yaşamayı, yapmam gerekenleri o şehirdeki rutinime entegre edip kalan zamanlarda da o şehirde yaşayanlar gibi gün içinde minik tatiller yaratmayı huy edindim.

Turist gibi gezmemenin en büyük artısı ekonomik oluşu. Malum turistik her şey kazık, turistler de çoğu yerde oranın adetlerini, bir takım hizmetlerin rayicini bilmeyen kişiler olunduğundan ve bir de ‘tatile çıkmış demek ki zengin’ gibi bir anlayış yüzünden, hep yolunacak kaz pozisyonundalar.

cizenbayan-yoga-journal

Bizim kuşak, bu turist gibi gezme işini bırakalı çok oluyor neyseki. Eyfel Kulesi’nin önünde bir fotoğrafım olsun motivasyonuyla gezme trendi bitmeye yüz tuttu. Artık Paris’teki bir konsere gitmek, Berlin’deki yoga hocasının ‘workshop’una katılmak, Roma Maratonu’nda koşmak, Barselona’daki şefin elinden yemek yemek, Lizbon’da surf yapmak gibi sebeplerle seyahat etmek yaygın. Bu şekilde seyahat edenlerin çoğu da turistler için oynanan tiyatroyu değil orada yaşayan gerçek insanların deneyimini görmek/yaşamak istiyor.

Bir yeri tanımak anlamak istiyorsam, ‘izin almak’ gibi bir derdim olmadığı için, mümkünse orada en az 1 hafta kalmayı, işlerim elverdikçe bu süreyi uzatabildiğim kadar uzatmayı tercih ediyorum. Konaklama için otel yerine ‘airbnb’ tercih etmek zaten artık bizim kuşağın kodlarında var. Otellere göre çok daha hesaplı olan bu sistemde bir yerin ‘ev halini’ görebilmek, turistik değil, daha yerel tavsiyeler alabilmek de bonus oluyor.

Son 2 senedirse, gider gitmez, hatta bazen gitmeden, hemen bir yoga stüdyosu araştırıp buluyorum kendime gittiğim yerde. İstanbul’da nasıl her gün yogaya gidiyorsam bu yeni yerde de öyle yapıyorum. Sabahtan alıyorum enerjiyi, keşfetmeye sonra başlıyorum. Ziyaretçi olarak gittiğiniz şehirde/ yerde yogaya gitmenin çok fazla artısı var. Bir kere rutininizi bozmuyorsunuz. Vücudunuza, ruhunuza, zihninize ihtiyacı olanı vermeye devam ediyorsunuz.

Sonra farklı hocaların derslerine girmek her zaman çok ilham verici bir deneyim. İstanbul’da derslerine düzenli gittiğim hocama bayılıyorum ve öğrencisi olmaya senelerce sıkılmadan devam edebilirim. Ama biliyorsunuz ki yoga, çok kişisel ve kişiselleştirilebilen bir deneyim. Bu yüzden de başka bir şehirde, bambaşka geçmişi, başka mücadeleleri olan bir hocanın dersine girmek, aynı doğruyu onun kelimeleriyle, onun süzgecinden geçtikten sonra duymak, çok etkili ve keyifli.

E tabii bir de, işin sosyal boyutu var. Benim gibi yalnız seyahat ediyorsanız sizinle ortak bir tutkusu/zevki ola bir grup insanla bir aradasınız. Dersten sonra belki bir kahve içer, yeni arkadaşınıza yaşadığınız yerleri anlatır, ondan da yerel tavsiyeler alırsınız.

Geçtiğimiz ay New York’ta 3 hafta geçirdim. Her sabah 8’de yogaya gittim. Çıkışta, son birkaç aydır rutinime dahil ettiğim yeşil meyve/sebze suyumu almak için 1,5 km yürüdüm. Daha sırf bunları yaparken bile, şehri yaşadığımı hissettim. Oranın yerlisi gibi oldum.

new-york-cafe-blog

Laptop’um yanımda öğlene kadar her gün başka bir cafe’de çalıştım, New York’un ‘freelancer’ları ile beraber. Bazen sohbet ettim insanlarla, bazen de taktım kulaklığımı full konsantre işimi yaptım. Akşamüstleri İstanbul’daki gibi bir sürü toplantılarım olmadığı için, çıktım gezdim. Yeni bir mahalle, bir müze… Hepsi de yazmak için yeni birer konu üstelik (Bir taş ve bir sürü kuş…).

Yani, ben New York’a seyahat ettiğimde, özellikle tatil yapmadım. Oralı gibi yaşadım. Hem gezdim, hem çalıştım. İstanbul’da nasıl yaşıyorsam New York’ta öyle yaşadım. ‘Ay ne anladın bundan’ demeyin. Simit yerine ‘bagel’ yemek demek zaten seyahat etmek biraz da. Özünde aynı kalan şeyler ve yöresel nüansları yakalamak… Nasıl İstanbul’da Sultanahmet’e gitmiyorsam her gün, New York’ta da Özgürlük Anıtı’na gitmemek demek oralı gibi yaşamak benim için ve bu düzeni kurmaya yoga ile başlıyor olmak işin bence en enteresan boyutu. Yoga ile içimize seyahat ederiz hep. Yoga bir yolculuk benim için, evime. Seyahat ettiğim yerde ise yoga sayesinde evimde hissediyorum ben. ‘Home is where the heart is’ derler ya, çok seyahat eden bir yogi olarak ‘home is where i do yoga’ diyebilirim ben de…

yol bahane [bavul dergi]

yol bahane [bavul dergi]

Seyahat editörlüğü yaptığım Yoga Journal Türkiye‘de Mart-Nisan sayısında yayımlanmış Bana İyi Tatiller Deme başlıklı yazım Her ne kadar bir ‘freelancer’ olsam da benim de bir düzenim var. Ama çok sık seyahat ettiğimden sürekli...

bavul-dergi-gezenbayan-elif-tanverdi

Kolektif Diaries

Kolektif Diaries

Seyahat editörlüğü yaptığım Yoga Journal Türkiye‘de Mart-Nisan sayısında yayımlanmış Bana İyi Tatiller Deme başlıklı yazım Her ne kadar bir ‘freelancer’ olsam da benim de bir düzenim var. Ama çok sık seyahat ettiğimden sürekli...

Kolektif Diaries

YORUMLAR

  • yazannkadın diyor ki:

    mesela iş için Paris’e gidiyorsun, ayakta durmaktan canın çıkıyor, mutlusun sanıyorlar …………

YORUM EKLE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir